FeaturedKültür&Sanat

Tiyatro ve Sinema Oyuncusu Hatice Tezcan ile samimi bir söyleşi

Hatice Tezcan internette özgeçmişine ulaşamadığım mütevazı bir kişidir.  Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nda oyuncu, İncir Çekirdeği’nin de programcısı  olduğunu biliyoruz ve de ARUCAD’da  öğrenci olarak sanat eğitimi  aldığını yeni öğreniyorum. Hatice Tezcan için sanatçıdır  diyorum ama bu boşa  söylenmiş bir kelime değildir. İyi bir oyuncu, yorumlayıcı, yazar, yönetmen, ressam  ve üretken  olan dolu dolu birisi. Ama herşeyden önce iyi ve güzel bir insan. Dış güzelliğini özellikle vurgulamama gerek yok sanırım, fotoğraflardan da anlaşılacağı üzere  doğanın getirdiği bir de yüz güzelliği var. Bir sanatçı  daha ne istesin. Olağan Denemeler filminde rol olarak depresif bir kadını canlandıran oyuncu Hatice Tezcan olmaktan çıkmış ve bize bu dünyada bir çok sorunlarla boğuşurken yalnız olmadığımızı anlatmıştı. Kaderimizin bizim elimizde olamayacağını,  hayatın bizler için başka planları olduğunu gözümüzün içine sokan kısa filmde oynarken Hatice ne hissetti acaba diye sordum ona  ve hiç bir zaman filmdeki gibi  hayatında intiharın eşiğine gelecek bir ruh haline  gelmediğini söyledi.

 Gülünce herkesten çok gülen bir yüz ifadesi  olan bu kadının hayatına dair ipuçlarını ancak yazının içinde bulabileceksiniz.

Yoğun birisisin.

Aaa evet bazen beni yoracak şeylere bile bile evet derim sanki sonsuz bir enerjim varmış gibi. Sanki bir durursam hiç hareket  edemeyecekmiş gibi bir hisse kapılırım.

Tiyatronun dışında neler yapıyorsun?

Aslında tiyatro hayatımın çok önemli parçası. Mesleğim hayatım. Diğer yandan  geçen yıldan beri Arucad’da Plastik Sanatlar Fakültesinde öğrenciyim. 38 yaşında yeniden öğrenci olmaya karar verdim. Hatta ilk hafta beni öğretim görevlisi filan zannettiler. Çocukluğumdan beri farklı dallarda herşeyi yapmak, denemek isterdim ve resim de çok sevdiğim bir uğraştı. Sonradan oyunculuk ağır bastı meslek ve yaşam tarzı olarak. Ama resim sanatı beni her zaman en çok etkileyen sanat dalı oldu. Tiyatro kalabalık ve tek başınıza var olamadığınız bir alan. Tek kişilik bir oyun oynasam, biri ışığı yakmasa yokum, seyirci olmazsa olmaz. Resimde öyle değil.  Tamamen tek başına kalabilme ve kimbilir bazen uzun uzun susma konuşmama özgürlüğü. Mesleğimin tam zıt  tarafını da deneyimlemek istedim sanırım. Yeryüzünün her yerinde Fas’tan Amerika’ya, Amerikadan İngiltere’ye, Kıbrıs’a kadar resim her zaman yanımda. Bu yaz bir defter bir düzine boya ile üç hafta seyahat ettim mesela.

Bana tek bir ömür yetmeyecekmiş gibi hissederim bazen. Yeryüzünde deneyimlenecek o kadar çok şey var ki. İki üç sene sonra sıfırdan başlayabilirim. Birşeyi gerçekten istersem her türlü fırsatı yaratacak enerjiyi kendimde bulabiliyorum bir taraftan tiyatro varken. Öte yandan da tiyatro çok büyük bir aşk. Her sezon büyük ve çocuksu heyecanla sıfırdan başlıyor gibi hissediyorum kendimi. Bu heyecan bir oyuncu olarak dipdiri tutuyor beni.

Bir yaşama bir kaç ömür sığdırmak istiyorum. Hayat benim için sürprizli birşey. Bakalım ben de heyecanlıyım.

Çocukluğun nasıl geçti ?

Çocukluk dediğin herşeyin içinde oyun ve  mutluluk bulmaktır. Çocuk olmak müthiş bir özgürlüktür. Beğenmediğiniz yemeği yemezsiniz, canınız sıkılığı zaman bırakıp gidersiniz, biri konuşur sevmezseniz cevap vermezsiniz. Ben bu saydığım özgürlükleri yaşadım. Gönlümce çok yaramazlık yaptım.İyi ki yaptım. Çıplak ayak koştum sokaklarda, kendimi Heidi zannettim. Iyi ki yaptım. Çocukluk çok güzel şey. Büyüdükçe o yaramazlık özgürlüğünüz elinizden alınır. Yaramazlık en çok çocuğa yakışır sanırım.

Büyüdükçe sorumluluklar çoğalır  özgürlükler azalır. Evden kaçmalar, arkadaşlar, yaz sıcağında uykusuz öğleden sonraları ve denize götürmezlerse su deposunda yüzmeler. Neler neler…

Çocukken evi terkettin mi?

Yani terketmek denmez tabii ama 10 yaşındayken yürüyerek tek başıma  Köşklüçiftlik’ten terminale oradan da otobüsle  Akova’ya anneannemlere  gitmiştim.  Üç saat sonra anneannem anneme ‘Hatice yanımda ,merak etme.’ diye telefon açmıştı. Tabii insanın yüreğini hoplatan bişey bu.

Şimdi ki çocukların bu kadar yaramazlık yapma şansı yok. Maalesef. Zaman değişti, sokaklar değişti, insanlar değişti. Benim oğlum benim kadar yaramazlık yapmamıştır.  Düşünün ben cep telefonu gördüğümde onsekiz yaşındaydım, bizim çocuklarımız cep telefonunu kullanmayı bilerek doğuyor. Nostalji güzellemesi yapmak istemiyorum. Her dönem kendi içinde değerlendirilmeyi hakeder. Annem de kendi çocukluğunu özlüyor, ben de. Demek ki benim çocuğum da bu yılları özleyecek.

Ergenlik çağın ?

Ergen hiç mi olmadık, eczanelerden kırmızı rujlar mı almadık, Saray diskolarda Cuma partileri, dereboyunda yürüyüşler. Gençlik işte. Tüm hayalim bir gün o geç yaşta öleceğim zaman ‘Oh Be Yaşadım! ’diyebilmek için. Hatta şimdi bile diyorum; oh be yaşadım ve yaşamaya da devam ediyorum.

Her zaman sorumluluk  sahibiydim ki  1990’da  on yaşında iken  ilerde ne olacağımın kararını vermiştim.

Roman yazarı George Orwell’in‘BENCİL DEV’ öyküsünden adapte edilmiş bir oyunla ilk kez sahneye çıktım. Yıl 1990’dı.

Çok sevdiğim bir öğretmenimin hayatıma  büyük bir  dokunuşu oldu.

O dokunuş nasıl oldu ve sonrası nasıl gelişti?

Semra (Yalçın) Bayhanlı; benim ilkokul öğretmenimdi ve müthiş bir kadındı. Karneme  Sanat yönü geliştirilmelidir diye not düşmüştü. Ordan yüreklenip yürüdüm gittim hep kendimi geliştirmeye çalışarak. Öğretmenim Semra Yalçın olmasaydı belki de başka bir yerde olurdum. Ben çocuktum çocuk oyunları izlemeye giderdim sonra çocuk oyunları yazmaya başladım. Doğru şeye ilgi duyup doğru noktaya odaklanmak büyük şanstı. Şöyle; ben çok utangaç bir çocuktum. Tüm o yaramazlıklar tek başıma yaptığım şeylerdi. Ama adımı sorsanız utanır söyleyemezdim. Görseniz bu çocuk sahneye çıkacak demezdiniz.

23 Ekim 1994 yılında Lefkoşa Belediye Tiyatrosunun kapısından içeriye girdim. Bu yıl 25. Yıl. Tiyatro benim kendimi kaybedip, kendimi bulduğum yer oldu. O dönemdeki tiyatrodaki arkadaşlıklarımız, Osman abinin, Yaşar abinin varlığı çok önemliydi. Bir yandan oyun oynamanın keyfi diğer yandan kazandığımız disiplin anlayışı.   Karar vermiştim. Oyuncu olacaktım. Oyuncu olmayacaksam ne olacağımın hiç bir anlamı yoktu. Hatta o dönemde üniversite yerleştirme sınavı olan Öys’ye  girmedim sırf farklı bir bölüm kazanmayayım diye.

1997 yılında Ankara Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’ni burslu kazandım. Iki basamaklı yetenek sınavına girerken sanki kazanacağıma emindim. Şimdi herhangi bir sınava girerken o kadar özgüvenli olabilir miyim acaba?. Insan  öğrendikçe bilmediğini daha çok hatırlıyor. Okul bitince mesleğimi Lefkoşa Belediye Tiyatrosunda icra edeceğimi biliyordum   Hiç başkasının yaşadığı hayatta gözüm olmadı. Ne bileyim İstanbul’a gideyim dizilerde oynayayım gibi hayallere kapılmadım. Kıbrıs’ta yapılacak o kadar çok şey vardı  ki. Kalbim adaya dönmek için atıyordu.

Hatice Tezcan için Sinema oyunculuğu ve Tiyatro Oyunculuğu arasında ki fark nedir?

Olağan Denemeler;

İkisinin de hissettirdikleri çok farklıdır. Tiyatro oynanıyor o gece bitiyor. Ertesi günü aynı oyunu farklı bir enerji ile oynuyorsunuz  o başka bir oyun oluyor ve o da bitiyor. Benimle birlikte değişiyor. Bitip gidiyor anılara karışıyor. İşte bir kostüm, bir toka bir iki kare kalıyor ardından. Öte yandan sinema hiç bitmiyor. Vasvi Çiftçioğlu  ve Doğuş Özokutan’ın yönettiği ‘Olağan Denemeler’ filmi mesela. Filmde kendi halime zıt bir karakteri canlandırmıştım. Bunalımda intihar eşiğinde hayatını ve kendi varlığını sorgulayan bir kadın. Çekimler bittiğinde film de bitti sanmıştım. Halbuki öyle bişey yok, film hiç bitmiyor. Tam bitti diyoruz bir yerden ödül alıyor. Nasıl yani biz bitirdik bu işi diyorum. Bunu kavramak ve bir tiyatrocu olarak  deneyimlemek güzeldi. Filmde o yaptığımız şey o ana takılıp kaldı. Arşivlerde, kitaplarda  tekrar karşınıza çıkıyor. Kendimi eleştirme şansım oluyor.İkisinde de oynamak müthiş bir zevkti. Amerika ve Tokyo’da mesleki anlamda müthiş deneyimler yaşama şansım oldu. Bu arada yol arkadaşlarının da ne kadar önemli olduğunu görmüş oldum.

Anahtar Filmi ;

İlk uzun metraj sinema filmim Anahtar Filmi idi. Ülkemizin ilk 35 mm sinema filminde baş rol oynama şansını elde ettim. Cemal  Yıldırım’ın yönetmenliğinde Ferhat Atik’in romanından sinemaya uyarlanmış bir filmdi. Gerilla usulü ile büyük emek ve inançla varolan imkanlar doğrultusunda çok uzun sürede çektik. Anahtar, 48. Altın Portakal Film Festivali’nde özel kategoride seyirci ile buluştu. Altın Portakal’da kırmızı halıda yürüme şansını da yaşadım. Müthişti. Film bittiğinde seyircinin ayakta alkışlamasıyla yüzüme bir gülümseme yayıldı. Bu hissi para ile satın alamazsınız. Fakat diğer yandan ülkemizdeki potansiyele bakıp ne kadar çok yetenekli insan olduğunu düşündüğümde emekçinin evine ekmek götüreceği bir sektör hayal ediyorum.

ANAHTAR_Kitap Gibi Kadın sahnesi"

2011 Yılında çekmiştik Anahtar filmini.Çok keyifli bir süreçti.Ama bir o kadar da zorluydu bu süreç…Pek çok gönüllü arkadaş bu projede yeralmıştı..Filmin başlarında olan bu sahneyi çok sevmiştim..Ferhat Atik dostumun senaryosunu yazdığı ve benim yönettiğim filmin bu sahnesi, filmde , herşeyin geri dönülmez bir şekilde yol almaya başladığı kritik bir sahneydi.. Seçtiğimiz mekan, Rüstem Kitabevinin üst katıydı ve sahnenin ana fikri ile birebir örtüşüyordu…Oyunculuklar beni çekim esnasında oldukça tatmin etmişti.Özellikle Hatice, tam manası ile hakkını vermişti sahnenin….Cihan ise "Selim" karakterinde çekingenliğin doruklarında olan bir genci hakkı ile canlandırmıştı….Geriye dönüp baktığımda," yahu amma iş yapmışız be, ne yürek varmış o zamanlar bizde"..diye düşünmeden de geçemiyorum, çünkü bu sahnenin çekimi sabaha yakın 03:00 te bitmişti……O gece 1 adet ışık, vinç üzerinden düşmüş, kaza ucuz da atlatılmıştı…ekip işini iyi yapmıştı bu sahnede nemelazım….Şimdi onları tek tek etiketlemeye kalksam , unuttuğum olur, hoş olmaz diye etiketlemeyi bıraktım.Anahtar ekibine burdan selam olsun.Onlar bir dönem, "hayatımızın anahtarları" olmuşlardı 😉

BLUEPLATFORM PRODUCTION paylaştı: 20 Eylül 2019 Cuma

Çocuk Tiyatrosu

Yaşar Ersoy’un ‘Hade Yap’ diyerek teşviketmesiyle oldu. Temkinli olduğumdan yapardım yapmazdım derken ilk adımı 2006’da attım. Sekiz yaşında okuduğum ilk varoluşçu romanım Samed Behrengi’nin ‘Küçük Karabalık’ı benim için önemli bir kitaptı ve bunu çocuklarla paylaşmak istedim. O günden sonra her iki yılda bir çocuk oyunu yönettim. Binlerce çocuğu oyunlarla buluşturmaya aracılık ettim. Lefkoşa Belediye Tiyatrosunun çocuk tiyatrosu konusundaki hassasiyeti kurumsal olarak her zaman çıtamızı yükseltmemize kendimizle yarışmamıza sebep oldu.

Benim için bütün bu saydıklarımın yani resim, tiyatro, sinema, film, ödüller vs çok ötesinde bambaşka bir yeri var Çocuk Tiyatrosunun. Biri çarpmasın da kırılmasın diye düşündüğüm kıymetli bir şey çocuk tiyatrosu. Hassasiyetle, bilinçle aşkla yaklaşılması gereken bir alan. Çünkü ne varsa  çocukta var. Ve biz sadece çocukla ilgili planlarımızı gerçekleştirebiliriz diye düşünüyorum. Büyüklerin bir yaştan sonra değişeceklerine, güzelleşeceklerine pek inanamıyorum. Çocukken, yaşken, gençken henüz varsa dünyayı değiştirebilmek için verebileceğimiz bir cümle o çocukluk döneminde palaşabileceğimizi düşünüyorum. Masumiyet, samimiyet ve inanç bu üç kavram benim için çok önemlidir. Attığım her adımı bu çerçevede yapmaya çalışıyorum.

Bu bağlamda son çocuk oyunum Tilki ile Kirpi’dir. Oyunda başka canlıların yaşam alanlarına ettiğimiz müdahalenin sonuçlarını izliyoruz. Bak yokettiğimiz orman, kestiğimiz ağaç, yerine diktiğimiz beton yığını neye sebep oluyor diyoruz.

Tilki Ve Kirpi’nin içerisinde barındırdığı yaşam felsefesini hayatımda zaten uyguluyorum. Mesela hayatımdan bir örnek vereceksem köpeğimle yürüyüşe gittiğim yolu mayıs ayında değiştiriyorum ki sıcaklarla birlikte ortaya çıkan yılanlar rahatsız olmasın. Çünkü yürüdüğüm yollar onların yaşam alanı.

Yazarlığın da var!

Öyle büyük iddiam yok ama çocuk masalları yazıyordum, öykülerim vardı. Bir hayalim de onları resimleyip kitaplara dönüştürmekti. Sanat Yönetmenimiz ve dostum Aliye Ummanel’in binlerce çocuk izleyecek bu oyunu yapmalısın demesiyle hikayeleri oyunlaştırdım. Yönettiğim oyunlara bakınca tabii ki Tilki ve Kirpi bizim topraklarımızın hikayesi oysa diğer yandan Küçük Karabalık tüm dünyanın bildiği bir klasik.

Oyunda kimler vardı?

Anlatıcı ben, Tilki Cem Aykut ve Kirpi Asu Demircioğlu üçümüz oynuyoruz ve bize yardımcı olan teknik ekip var. bu ekip çocuk tiyatrosunu ciddiye alan bu alanda akademik olarak da emek veren bir ekip. İzel Seylani ve Asu Demircioğlu’nun birikim ve deneyimlerinden sonuna kadar yararlandık. Cem Aykut zaten her zaman sahnedeki enerjisi ve sevecenliğiyle çocukların vazgeçilmezi. Bu oyunumuzda ilk kez stop motion tekniğini kullandık. Onu resimleyip çekimini yapmak da ayrı bir maceraydı bizim için. Özlem Deniz Yetkili’nin oyun için özel olarak hazırladığı çizimlerini kullandık. Umut Ersoy kayda aldı.

Yeni bir projen var mı?

Var ama henüz telif hakkı alınmamış olduğu için şimdilik saklı dursun. Her seferinde yeni bir heyecan. Tiyatro sanatının birleştirici dayanışmacı gücünü çok seviyorum. Beni ayakta tutan  yeryüzüne şevkle bakmamı sağlayan, umut etmemi sağlayan şey tiyatro. Sahnede olmayı, ışığı ve seyirciyi çok seviyorum. Oyun oynamanın büyüsünü, disiplinini, edebiyatı… Değerini vermeye çalışıyorum.

Sen nötürken üzgün bir ifaden var, gülünce de tüm gülenlerin içerisinde en çok gülensin. Gözün gülüyor, ağzın gülüyor…Hatta buraya ilk geldiğinde Eyvah! Hatice ağlayıp da mı geldi diye sordum kendi içimden çünkü gözlerin çok parlaktı.

Gülümsemek herşeyden güzel. Tabii ki ağlamak gerekiyorsa içimize atmayalım. Ağlamak gerekiyorsa ağlayalım ama çabuk olalım. Hayat kısa. Yok hayır buraya ağlayarak gelmedim aksine içim kıpır kıpır geldim seninle buluşmaya.

Hayatın geçiciliği üzerine konuşalım.

Geçen arkadaşlarla  bunu konuşuyorduk. Herşey geçer.  Hepimiz bunu yaşıyoruz da adını koyamıyoruz. Dizindeki yara da, başındaki ağrı da, günler de herşey geçer. O yüzden bugün ne yapıyoruz? Ona odaklanmak lazım.

Vakit geçmeden!

Hiç bişey yapmasan da geçip gidecek oraya o resmi koysan da geçecek. En güzel resmi koymak lazım bu geçici hayata. En güzel izi bırakmak lazım.

Bu yüzden tüm derdim bu zaman geçip giderken birşeyler yapmak, bırakmak. Tüm derdim bu!

Takip ettiğin bir yazar veya iz bırakan bir kitap var mı?

Kitapları tek tek ayıramam. Hep en son okuduğumu en çok severim sanırım. Birkaç kitap aynı anda okumayı severim. Son 3 4 yıldır özellikle Tokyo’da bir süre geçirdikten sonra 20. Yüzyılın en önemli yazarlarından Haruki Murakami okumaya bayılıyorum.

Aşkı tanımlayabildin mi ;

Aşkı hem tanımladım hem yaşadım.  Ben potansiyel meselesi olduğunu düşünürüm aşkın. Ölmeyelim diye aşık oluyoruz sanki. Daha çok nefes alalım diye kalbimiz durmasın diye. Yaşamanın nefes almanın en saf hali. Varsa var. İnsanın içinde bir kutucuk ve birisi anahtar ile gelip açıyor. İçinizde yoksa yok. Bir tarifi yok herhalde. Milyarlarca insan milyarlarca tanım. Biraz önce herşey geçer dedik ya, belki de aşk hep kalır.

Aşk dedik yağmur yağdı bu konunun üzerine! O andan bir kare…

Voice of the Island-2019/ Şirin Gazi

 

 

 

 

Etiketler

Benzer Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı