FeaturedKültür&Sanat

Sanatı ve hayatı biz bilinci ile paylaşıyor

1978 yılında Lefkoşa’da doğdu. 1996’da Türk Maarif Koleji’nden mezun olup üniversite eğitimine Hacettepe Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü’nde devam etti. Yüksek lisans ve doktora eğitimini aynı üniversitede tamamladı. 2006 yılında Yrd. Doç. Dr. ünvanını aldığı Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin kurucu kadrosunda görev aldı. 2009’da aynı kurumda İletişim Fakültesi’ne Görsel İletişim ve Tasarım Bölüm Başkanı olarak geçiş yaptı. Görevi devam ederken, aynı zamanda 2013-2018 yılları arasında fakültenin dekan vekili olarak da hizmet verdi. 2019’da Profesör ünvanını aldığı Kıbrıs Amerikan Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı ve Rektör Vekili olarak çalışan Keçeci’nin çalışmaları; birçok yurtiçi ve yurtdışı karma, yarışmalı ve jürili sergilerde yer aldı. Akademik ve sosyal sorumluluk projelerinde yönetici ve yürütücü olarak çalışan Keçeci’nin birçok bilimsel makalesi de yer almaktadır. EMAA Sanatçıları derneğinde Başkanlık yürütmekte ve Kağıt Sanatçıları Derneğinin kurucularından olup Yönetim Kurulunda yer almaktadır.

Nasıl bir çocukluk dönemi geçirdin ? Sanat merakı aileden mi geliyor?

Annem  babam mühendis. Mühendis anne babadan sanatçı çocuklar çıktı. Onlar mühendislik hep işçiliktir derlerdi.  Evlatları onlar gibi  mühendis olmasın, fen alanına yönelmesinler diye evde konuşulurdu.  Sanırım bu kardeşimle benim üzerimde etkili oldu. Sanat  ortamını içinde olmamalarına rağmen annem benim resime olan ilgimi gözlemleyip bir arayışa geçmiş. Hiç unutmam bir telefon konuşması yapmıştı.  ‘Kim var ressam Gökçe’yi götüreyim?’ diye arkadaşlarına danışıyordu. Derken kendimi Aşık Mene’nin stüdyosunda buldum.   Annem babam o dönem Sanayi Holding’de çalışmalarından ötürü Haspolat’da kalıyorduk ve yine Haspolat’daki mahallemizde bizim gibi mühendis ailelerin çocukları vardı. O yüzden güzel bir ortamda büyüdük. Aynı yerde çalışan anne babaların çocukları olarak ortak hayatlarımız vardı . O çocuklarla birlikte Şehit Tuncer İlkokulu’na gidiyorduk. Her sabah birinin babası bizi okula bırakırdı. O zaman bize yollar cok uzun gelirdi. Meğer kısaymıs. Çok gayretli ailelerdi onlar.  O dönemki bu doğru atmosfer ve ilişkiler bugün benim hayatımı ve kariyerimi rahatlıkla ilerletebilmem açısından çok önemli bir yer tuttu. Hala daha o ortamın içerisindeyiz. Hayatta en büyük ödül  ‘Seni sana sevdiren anne-babadır. Bir de o anne babanın seni yetiştireceği çevredir.’ Bu bağlamda hayat benim için çok kolay oldu. Öğrencilik, asistanlık,iş vs. Bu yaşımda farkediyorum ki bu kadar kolay olmasının sebebi bana ailemin doğduğumdan itibaren sağladığı bilinç ve özgüvendi. Farklı olduğunu söylemek yanlış olur. Çocukken çok mutluydum. Bulutların üzerindeydim otuzüç yaşıma kadar sürdü bu durum.

Otuzüç yaşında karşılaştığın durum ne idi ?

Boşanmalar topluma  mal olmuş durumda, çok özel bir konu değil. Benim o kadar mükemmel bir aile çemberim oldu ki o yaşa kadar,  hiçbir ihtimal vermezdim benim aile çemberimin bozulabileceği ile ilgili.  Hep doğru seçimi yaptığımı düşündüm, birden bire radikal karar alıp ayrıldım. Çocuklar varken bu kararı almak çok zordu. Bu durumun eşiğine gelmiş arkadaşlarıma da hiçbir tavsiyem yok verebileceğim. Bir ömür kuvvet gerektiren bir durum bu… Hani herşey kolaydı? Hani ben en doğruların kişisiydim?  Sonuçta toparlıyorsun bir şekilde ve güçlü bir anne olarak üstesinden geliyorsun birçok şeyin…

Annelik sence nedir ?

Annelik tam bir deli olmaktır. Kaplanın deliliği gibi birşey. Bu bir içgüdü aslında. Bazen yeterli bir anne olmadığımı düşünürken başka  ebeveynleri görünce hiç de fena değilmişim diyorum. Ebeveyn veya  iş  insanı olarak kendimi çok sert eleştiriyorum. Kişisel gelişim kitapları okuyorum ve spritüel enerjilerle ilgileniyorum fakat hayat akışında bu bilgileri içselleştirerek uygulamak kolay olmuyor. Birlikte olduğun çevre ile eş zamanlı hareket edebildiğin ölçüde  değer kazanan bilgiler bunlar. Toplum seviyesini yükselten  bu tür bilgileri keşke herkes edinse ve bir  bütünlük içerisİnde ilerleme kaydedilse.

Sanat da bunun için var değil mi ?

Evet çok doğru. Seviye yükseltmedir zaten sanat. İnsanın insan olma yolundaki seviyesini yükselten bir araçtır ama herkesi de içine koyamıyorsun tabii.  Sanat algısını eğitime bağlarlar ya işte bu bir yanılsamadır. Kişi yüksek benlik sahibi olursa  sanatı anlamlandırabilir. Nice Güneydoğu’lu öğrencilerim oldu. Eğitim imkanları elvermediğinden sanata tanıklık etme fırsatları yoktu.  Aynı zamanda İstanbul veya bunun gibi büyük kültürel şehirlerden de öğrencilerim oldu ki her türlü imkanları var olan büyük şehir  çocukları sanata dair ne söylediğimi daha hızlı anlıyorlardı ama sanatı içselleştirme ve anlamlandırma konusunda Doğu’nun ücra köşelerinden gelen öğrencilerimin bir kısmı çok daha duyarlıydılar. Çünkü çok daha paylaşımcı ve kollektif bir çevre yapısından geliyorlardı. Onlar çok iyi sanatçı adayları oldular.

Bu doğaya daha yakın olmakla alakalı olabilir mi?

Kesinlikle ve daha çok insan ilişkileriyle büyümek, geniş aile ortamında olup acıları ve sevinçleri paylaşabilmek. Bireysellikten uzak bütünlük içerisinde olan insanlar çok daha rahat anlamlandırabiliyor anlamaktan öte. Doğru veya yanlış benim gözlemim bu.

Kanıt üzerine kişisel sergin oldu KANIT (PROOF)

“Proof” 2. Kişisel sergimdi. O dönemler  babaannemin hayatına takıntılı durumdaydım. Babaannem  hayattaydı onun pasaportlarını almıştım. Babaannem vefat ettikten sonra da fotoğraflarını ve gözlüklerini istemiştim bir tek. Proof sergisinde de onları kullandım. Pasaportlarla kanıtlamak istediğim şey tek başına bir kadının iki oğlu ile yalnız başına yaptığı iş seyahatleriydi.. Çocuklar iki üç yaşındayken eşi İngiltereye gitmiş  ve geri gelmemiş. Hala daha biz tam olarak detaylı  bilgi sahibi değiliz. Çünkü babaannem bu konudan hiç bahsetmezdi. Gençliğini iki oğluyla  tek başına geçimini sağlamakla geçirmiş bir anne. Babaannem terziydi  ve  terzilik okulu vardı. Kendi modelleri yöntemleri ve ilginç bir tarzı olduğu söylenir. Hatta öğrencilerine diploma  ve  sertifika verirmiş. O dönemler için yenilikçi bir davranıştı. Kumaş ticareti yapıyor Beyrut’a gidiyor ve tüm bunları oğulları ile  birlikte yapıyormuş. İtalya, İngiltere, Beyrut… Ne kadar güçlü ve harika kadın hayranlığıyla ben bu hayatla ilgili fotoğraflarla  çalışmalar ürettim. Serginin en özel sorularından birisi de “Bir ömür kaç  devlet görür?” sorusuydu. O pasaportlarda devletlerin değişim sürecini de görebiliyorsun. Bir ömüre sığan devlet sayısını ve kültür farklılıklarını gözlemliyorsun. Ben de bir anne olarak iki çocukla bunun ne kadar zor olduğunu görüp hayranlık duyardım. Nereden bilebilirdim ki ben de iki oğlumla tek başıma birşeyler başarmak zorunda kalacağım. Herhalde onlar bana bir yol gösericiydi diyebilirim. Ankara’dan sonra Proof 2 Sergisini de İzmir’ de açtım.

Proof (Kanıt) Sergisi

  ‘Dumanlar Senfonisi

Hoyrat bir rüzgar uçurdu saçlarını,
Kadın son defa ‘elveda’ dedi,
Yüzünde umutsuz günlerin hüznü vardı
Ve dumanlı dumanlıydı gözleri

Vapur yavaş yavaş uzaklaşırken
Yaman bastı gariplik yaman.
Bir çaresizlik sardı dört yanı,
Ufukta yalnız kara bir duman…

Bu dumandaydı herşey bu dumanda,
Bu dumandı sevgiliyi götüren.
Vapur dumanlar içinde gitmişti,
Dumanlar içinde gidecekti tren.

Adam hatırlıyordu bir bir
Öpüşlerle dolu geceleri.
Cigarasından döne döne dumanlar çıkıyordu
Dumana takıldı düşünceleri…

Kutu gibi evleri olacaktı bir gün,
Bacasından dört mevsim duman tütecekti.
Bahçesinde nur topu gibi
Gürbüz çocuklar büyüyecekti.

Gel gör ki kadın alıp başını gitti
Cümle hatıraları bırakıp arkasında.
Adam böyle yalnız, ölünceye dek,
Kaldı mı dumanlar ortasında.

Özker Yaşın

  

“Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu şenlik benlik…” Mevlana

 “Bireysel sorumluluklarımızla birlikte, sosyal yaşam içerisinde edindiğimiz görevler bizi “insan” yapan temel unsurlar… Bu unsurlar “biz”i birlikte yaşamaya teşvik ederken, aynı zamanda zorlukları da beraberinde getiriyor. İnsan doğasında var olan sevgi, şefkat, sahiplenme gibi özelliklerin yanısıra karşıt duygular içeren nefret, şiddet, ötekileştirme ve dışlama duyguları da barınabiliyor. Kişilerde, “Ben”in oluşumunda devreye giren ego, aile-toplum-millet-insanoğlu diye adlandırılan gruplar içindeki “biz” olma yolunda bastırılıp dizginlenmeye çalışılsa da, zaman zaman “ben” egosunun etkisi altında kalıyor.”… Gökçe Keçeci

 Kıbrısta’ki kişisel sergim ise ‘Siz’  sergisiydi. Mesajlar vardı. En çok beğenilen kısmı buydu. 2008  yılı idi. Dijital sergiye alışılmış değildi. Özellikle tipografi olan çalışmalar  afiş olarak algılanır,  sanat olarak algılanmaz olarak düşündüm. Tam tersi oldu. Nerede ise sergide tüm parçalar satıldı. Hiç beni tanımayan  insanlar teşrif etti sergime ve izdiham yaşandı. Tanınan birisi değildim.  Tamamen kendi imkanlarımla yaptım. Hakkımda ki ilk yazıyı Ahmet Tolgay yazdı. Bu yazıdan sonra yol çizilmiş oldu. Bizim o tarihten bu yana dostluğumuz artarak devam ediyor. Filiz Besim de çok ilgi duydu. Basını özel olarak davet etmememe rağmen ilgi beklentimin üzerindeydi. Bu bana çok büyük bir motivasyon kaynağı oldu. Bu motivasyondan sonra Kıbrısta daha birçok kişisel sergi açmalıydım fakat şartlar nedeniyle gerçekleştiremedim. Önümüzeki dönemin ilk hedefi kişisel sergi açmak olacak.

Siz Sergisi

Bu aslında senlik bir durum değil ülkemizde yaşanan sosyo ekonomik veya sosyolojik hallerle alakalıdır.  Birey kendini rahat hissedemedikçe birşeyler üretmesi güçleşir. Çünkü öncelikli konu sanat değil.

Doğru, sanat bizim kültürümüzde lüks gibi görünen bir algıya sahip. Bir anne, birey, evlat vb gibi  sorumluluklarımızı yerine getirebileceğimiz yalnızca  24 saatimiz var.  Olmazsa  olmazlar var. Sanat elzem bir şey değil. Ben bunu üretmezsem kimse peşime düşmüyor. Şu an her gün bir saat ayırıyorum. Fakat bütünsel bir süreç gerekli. Ülkenin sanata ihtiyacı var.

Büyük bir kampüsten çıktıktan sonra Butik bir üniversitede çalışmak nasıl bir şey ?

İlk başta zorlandım çünkü ben hep büyük ve geniş ortamlarda bulundum. Daha çok olanak var, fikirlerim daha çok gerçeğe döner diye düşünürdüm. İmaj benim için çok önemliydi. Sokağa çıktığım görüntüm takındığım ifademe kadar kontrol eden biriyim ve bunun  iletişimin de bir parçası olduğunu biliyordum. Ancak imajın da geçici olduğunu  yaşayarak gördüm. Daha önce hiç butik bir yapıda bulunmadım. Lefkoşa-Surlariçi’nin kedisi bile bana müthiş bir huzur ve yaratıcılık hissi verdi. Yazarken daha akıcıyım, renk kullanımında daha özgür ve kararlıyım mesela. İlk kez kurgulanmış bir ortamdan çıktım ve gerçeğin tam içerisine girdim. Benim uzaktan ilgi duyduğum birşeydi ama yaklaşmaya da cesaret edemiyordum.  Üstelik babaannemin de yaşadığı mahallelerdi. Bu ortamın benim i ve bu ortamda yetişen kişiler için de  ciddi bir şans olduğunu düşünüyorum. Samimiyetin ile birlikte imaj önemini yitirdi. Burada (Kıbrıs Amerikan Üniversitesi’nde)imaj kesinlikle ilk sıralarda yer almıyor.  Ortamın yarattığı kişi oldum kişinin yarattığı ortamdaki kişi değil. Ortamın büyük önem taşıdığını anladım. Verdiğimiz eğitimle uygulama alanlarının yakınlığı burada çok önemli. Bölünmüş bir başkentteyiz ve farklı kültürde yaşayan insanlar birarada. Bunun yanısıra ben Kıbrıs’ta bu kadar yoksulluğun olduğuna da şahit olmamıştım. Buna şahit oldum yüzyüze geldim. Bu durum bana bölgedeki  sosyolojik dokuyu inceleme  ve anlama fırsatını verdi. Kedilerle yemeğe gidip gelmek, her gün kapısınıın önünde sandalyede oturan takım elbiseli amcaya günaydın demek, sokaktaki insanlarla sohbet etmek, onlarla bütünlük içerisinde olmak,  bana verilen hayatı algılama sürecim için büyük bir hediyedir.

Genelde sorumluluk yüklenen bir özelliğin var.

Yine başa dönersek konu yine annemin tutumuna dayanıyor.  Ben iki  yaşında iken annemin bana kardeş isteyip istemediğimi sorması ve benim  “evet istiyorum hem de kız kardeş istiyorum” dememle başladı herşey. Ona bakacağıma ve onu koruyacağıma büyük bir ciddiyetle söz vermiştim anneme.Kardeşim daha doğmadan abla olmanın sorumluluğunu üstlenmiştim bile. Yönetmekten çok,  sevmek, paylaşmak, saygı duymak ve birlik beraberlik içerisinde hareketi benimsemek bu yüzdendir diye düşünüyorum. Bana göre, çevremde bulunan ve bana  güven duyan insanların bana büyük sorumluluklar verme isteği de bu nedenlerledir. Ben de üstleniyor ve seve seve görevlerimi yapıyorum.

EMAA Dernek başkanlığı :

EMAA (Akdeniz Avrupa Sanat Derneği) 2002’den beri içerisindeyiz. Birçok arkadaşım gibi hep gönüllükle çalıştım. Neye ihtiyaç varsa elimden geldiğince yaptım.  Başkanlık mevzusu bu süreçte oluşturduğum algıdan kaynaklanıyor bana göre… Başkan kelimesi korkutucudur. BAŞKAN ! Sanki büyük birşeymiş gibi geliyor insanlara. Aslında karakteri oradan çıkardığın zaman başkanın manası kalmıyor.

En çok kullandığın  söylemler  nelerdir?

Birlikte yapalım! Hep birlikte yapalım! Hep böyle bütünlük peşindeyim. Bir de  ‘hayır hayır hayır’ . Üç kez üstüste söylerim ve o soruyu bir kere daha duymak istemem. Hatta arkadaşlar der ki  Gökçe üç hayır dedi ise konu bitmiş ve kapanmıştır.

Profösörlük ünvanın :

Bu akademik durumu bir iş olarak görüyorum. Kazandığım ünvanları ve yaptığım işi hayatımın merkezine almıyorum. Bu aşamaya kadar beni hiçbir durum yormadı. Bu yolda ilerlerken  asistanlık sürecinde de birçok kişinin yaşadığı o ezilmeleri hiç yaşamadım. Ya da yaşadım ama hissetmedim, anlamadım. Hacettepe Üniversitesi yıllarım güzel anılarla dolu. Bu yüzden çok şanslı hissediyorum kendimi. Çeşitli insanlarla çalıştım ve çalışıyorum.  Standart bir insani ölçüde davrandığın ve hayattaki duruşun değişmediği sürece ilişkiler veya iş te büyük sorunlar yaşamıyorsun.  Rahat birisiyim ve aşırılıklarım  yok. Derslerime giriyorum ve aynı zamanda işin idari kısmını da seviyorum.  Yönetimin dışında olduğum zaman fikirlerimi yönetime doğru ve hızlı bir şekilde aktaramayacakmışım gibi geliyor. Dolayısıyla idari konumlara daha yatkın oluyorum herhalde.  ‘Birlikte Yapalım’ dan yola çıkarak fikirler üretelim, birlikte paylaşalım düşüncesi ile 2006’dan bu yana yönetim kadrolarında görev alıyorum. Araştıralım, Paylaşalım, üretelim ve biraz da Eğlenelim istiyorum!

Kuir?

İnsanların göz göre göre ötekileştirilmesi, toplumdan uzaklaştırılması Kuir’in konusu budur. Bu dernekle çalışmaya ötekileştirilmiş insanların yanında olduğumuzu her zaman belirtirim. EMAA’da Kuir üzerine yaptığımız sergide bu duruşu sergiledik.

Yeni bir projen var mı ?

O kadar projem var ki kafamda ve bir kısmı da yarım kalan!!!  Geçen haftalarda bir arkadaşım sordu Seni ne mutlu ederdi diye? Bu sohbete değiniyorum çünkü bunun ile alakalı. Ben bunu düşünmedim hiç. Ben hep ‘Biz’  çerçevesinde düşündüm ki’ Gökçe’yi ne mutlu eder?’i  hiç düşünmedim. Çocuklarla birlikte, ailem ile birlikte!!! Hepimizi birlikte mutlu edecek şeylerin peşindeyim. Bu yüzden bireysel bir mutluluk projem yok. Kurumsal projeler daha çok ağırlıkta .  2020’nin başlarında bir kişisel sergi gerçekleştirme isteğim var tabii.

Derinlik ?

Bir hapı olsa da içsek ve yüzeyde kalsak keşke. Oksijen yüzeydedir. Denize daldığın zaman belirli bir süre ve derinliğe kadar gidebilirsin. Sonrası tehlikeli. Hepimiz insanız ve yaşamak için oksijene ihtiyacımız var. Sanatçı olmak böyle bişey. Bir kere  o derinlik eşiğini geçtin mi yüzeyde kalamıyorsun artık. Sana söylenmeyeni duymaya, gözünle göremediğini görmeye başlarsın. Hatta daha ilerisini düşünürsün. Bunu durdurabilecek birşey yoktur artık.

Akademisyen olmanın zorluğu nedir?

“Bu ülkede akademisyen olmak” isminde kitap yazmak istiyorum. Burada vatandaş olarak yaşamak  zor ama akademisyen olmak bazen acı verici  derecede zor. Okuyorsun araştırıyorsun bilgiye ulaşıyorsun, gücün de var ama doğruları uygulatamıyorsun.

 Mesajınız var mı ?

Sevgisizlik ve vefasızlık bir kural gibi bu dünyada. Birinin mutluluğundan üzüntü duyma, birinin yükselişini kahrolarak izlemek gibi. İnsanoğlunun öğrenmesi gereken çok önemli bir derstir sevgi ve vefa! Karşılık beklemeden iyilik yapmayı, yapılan iyiliği unutmadan yaşamayı ve derinden sevmeyi öğrenmeliyiz.

Yazı :     Şirin Gazi.

Konuk: Gökçe Keçeci

Etiketler

Benzer Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı