FeaturedKültür&Sanat

Osman Keten’in insani erozyona minimal yaklaşımları

OSMAN KETEN

-Sanata karşı yaklaşımınız ne oldu?

Ben sanatta hep akademi ile pratiği karşılaştırırım. Akademi ile yaşantının birbirinden gittikçe  uzaklaştığını görüyoruz. Tarihte akademinin kuruluş mantığı, yaşamı kolaylaştırıcı bir yöntem olsun diye idi.  Ancak zaman içinde teknoloji onun önüne geçerek, insanları başka yerlere savurmuş ve akademi geleneği kendi içinde yalnız kalmıştır. Şu an insanı yakalamaktan çok uzak.

Kendi çalışma şeklimden örnek verirsem resim sanatı %80-90’ı pratik %20si teoridir.  Günümüzde durum tam ters olduğundan bir kısa devre söz konusu. Sanat, yaşam pratiğiyle ne kadar çok özdeşleşirse o kadar üst seviyelere taşınır.   Günümüzde materyal sadece boya-fırça ilişkisi değil  akla gelmeyecek malzemeler de resim elemanları olabilir.  Akademik bakış bunu göz ardı eder

-Akademiden gelen biri olarak bu durum sizin için  böyle mi?

Benim bir ayrıcalığım vardı. 1980’de İstanbul’a gittiğim yıl darbe gününden altı gün önce idi. Altı gün sonra darbe olur.  O vahametle herhangi bir başarısızlığı yani Güzel Sanatlara giremezsek geri dönme utancını yaşamamak için İstanbul’da bu alanlarda eğitim veren  üç  okulun da sınavlarına girip üçünü de başarı ile kazanırım. Tatbiki Güzel Sanatlar (Marmara Üniversitesi), Uygulamalı Endüstriyel Sanatlar Yüksek Okulu  Yıldız Teknik Üniversitesi, Güzel Sanatlar Akademisi

 .  Üçünü kazanmanın verdiği rahatlıkla kayıt yaptırmadan önce ben bu okulların içeriklerini inceledim.  Edindiğim farkındalıkla Akademinin müzede sergilenen yalnız bir yakuta benzettim. Yıldız Teknik Üniversitesin’de olmayı hiç düşünmedim. Marmara Üniversitesi’ne geldiğimde hemen oraya kayıt yaptırdım. Onun nedeni ise Bauhaus akımıydı.

Bauhaus Yaklaşımı

Waissily Kandisky

Bauhaus, Hitler döneminde kapatılmış ve ondan önce 13-14 yıllık kuruluş serüveni olan bir okuldu. O zaman Almanya’da ki şehirler birer eyaletti. Waimer Eyaleti Başkanı, Bauhaus’un kurucularından şikayetçidir ki bunlar Rusya’dan kaçıp Almanya’ya gelen yenilikçi Alman sanatçılardı.  Bauhaus akımına göre eser sadece elit kesim için üretilmiş bir ürün değildi.  Sanat eseri halkın görgüsüne uygun  , algısına hizmet eden  ve kitleleri bilişsel olarak geliştirmeliydi. Bu sanatta bir devrimdi ve çok da kabul görmemişti.

 Tatbiki Güzel Sanatlar  Türkiye’de Bauhaus’un bir uzantısı olarak kurulmuş bir okuldur.

Bu okul sanat eserinde dört prensip arardı.    Bauhaus Okulları mimari ve heykel üzerine kurulmuştu. Heykel üzerinde ilerlerken tasarıma ve dolayısı ile iç mimariye doğru gidiliyordu. Bu durum,  okulun içinde ki sanatsal ağırlığı savunan eğitmenler ve endüstriyel ağırlığı savunan eğitmenler arasında tartışmalara yol açar. Sonuç olarak sanatsal yanı ağır olan bir eğitim kurumu olarak devam ediyor.

 Özellikle Hitler Almanya’sından sonra resim sanatına yöneldiler .Böylelikle  resim sanatı çok klasik akademik anlayışın verdiği sıkıntılardan sıyrılıyor ve daha çağdaş bir tutum içerisine giriyor. Kandiski bunların kurucularından birisi. Çok sevdiğim minimal davranan bir sanatçıdır. Hal böyle olunca  Bauhaus akımının bir uzantısı olan Tatbiki Güzel Sanatlar’ı   kaçırmadım tabiki.

 -‘Yaptığınız işle çok ilgili bir gençtiniz o yıllarda.

Herkes gibi ben de Tom Mix Texax  ve Zagor’ların resmini yaparak ilk okulu bitirdim.   Ortaokul üçüncü sınıfta  çok değerli öğretmenimiz Rahmetlik Ali Atakan’a rastlayınca okulda  bulunmaz bir fırsattı.  Lise okurken de Atakan’ın o sert ve sevecen tutumu ile biz, muazzam bir beceriye sahip olduk. Klasik resmin büyüsüne kapılmıştık. Leonardo, Michalangelo vs. Tatbiki Güzel Sanatlar’a bu sebepten rahatlıkla girdim. Bu başarı birazda bir şeyi yapmak istemenle alakalıdır.

Akademinin reklamasyonuna ve albenisine kapılmadım. Tatbiki Güzel Sanatlar ‘da sınava giren 7000 kişi, okulun alacağı öğrenci sayısı  100 kişi idi. 7000 kişi arasında bu yüz öğrencinin içerisindeydim. Beş aşmalı bir sınav sistemleri vardı.

-Şimdi diyorlar ki ‘Kime göre yetenek neye göre yetenek’ -‘Kime göre sanat neye göre sanat’.   

Türkiye’de yetenek sınavını kaldırdılar. Bu sözleri edenlerin kızmaması gerek.  Ki siz beş aşamadan geçip girmişsiniz okula. Sanat adına bu doğru bir karar mı?  

-Bu noktada az önce bahsettiğimiz teori ve pratiğin ayrımına geliyoruz. Teorik olarak herkesi eğitebilirsiniz. Ezberler geçer. Yetenek sınavını kaldırırsanız birey teorik bir yaklaşım içinde olur. Felsefi eğitim ve birazda pratik yeterlidir onun için. %80 Teori %20 pratiğe döndü konu.

Sanat usta-çırak ilişkisi ile yürür. Pratik yapmayı hızlıca kavramak için eğitmenlerin dokunuşları önemli. Öğrenci dört yıl sonra mezun olacak ve varacağı seviye ne olur? Bu çürümeyi zaten tüm alanlarda görüyoruz. Artık üniversite okumak ekonomik ilişki türüne dönüşünce ne okuduğunun hiçbir önemi yoktur. Zaten diplomayı aldığında donanımlı değilsen elimine olursun.  Böyle olunca insanlar sürü gibi oluyor. Tüm  sistemin ters yüz edilmesi ondandır. Kendi erkini eline alan insan , başarmış bireydir. Kendini bulabilmen için  on yıla ihtiyacın var ama  sağlam bir temel seni her yere taşır. Sanatla ilgili tüm alanlara yayılabilecek bir prensiple gelişiyorsun. Orada heykel seramik, tekstil tasarımı, resim, sadece tuval resmi olarak değil, rölyefler, mozaik, fresk ve diğer günümüz teknolojisinde gelişen boya endüstrisi ile farklı üsluplara, vitray cam sanatı gibi  köklü olayları da  beraberinde alıyorsun. Bu sefer sanat tuvalden dışarıya taşıp ve bir yaşam biçimi oluşturur. Kişinin olduğu  çevresini etkileme şansı yüzde yüz artıyor.

Usta-Çırak ilişkisi.

ilk yıl Temel Sanat Eğitimi alıyoruz. Üç kişi idik .

‘Siz üçünüz benim atölyeye geleceksiniz’

Mehmet Özer çok sevdiğimiz bir öğretmenizdi. O yaz biz atölyeyi süpürüp çay, öğlen yemeklerinde de menemen yapardık. Resim işlerini abilerimiz yapardı. Biz de onların başında durup izleyerek öğrenirdik. Bildiğin çırak. Onlara alet verirdik. Sıfır yaşında bir çocuk gibi öğrenirdik.  Hatta Kenan Evren Mehmet Özer’e posterini, ceketini gönderir ve Pakistan veya Hindistan’a gönderilmek üzere beş tane portre yaptırır. Bir ben kostümü giyerdim arkadaş çalışırdı bir arkadaş giyerdi ben çalışırdım. Hoca gelip rutuş yapardı en son. Resimlerinin de teslimini Ankara’ya gidip yapardık.

Kıbrıs’a geldiğiniz zaman siz restorasyon, rölyef yaptınız mı?

Rölyef , mozaik, vitray, hatta iç mimari alanında bazı kavramsal kurgular yaptım. Bunları yaptığım için mutluyum. Tüm bu deneyimler bana avantaj sağladı.

Canlı bir örnekler vermek istiyorum. Mozaiklerim Dr. Alper Sözüöz’ün, Serdar Denktaş’ın evinde, Suitex’in  ( Dereboyu Samsung) girişinde duruyor ve daha unuttuğum bir çok yerde.  Vitray çalışmalarım Dome’dan Salamis’e kadar bir çok özel evde ve bir çok yerde bulunmaktadır. Fresk çalışmaları da yaptım.

Her malzemenin uygulanış şekli farklı.

Özellikle fresk biraz tehlikeli bir yöntem günümüz için. Binaların sağlamlığı, nem oranı  çok önemli. Elbette ki mekan içinde freskin olmazsa olmazı olduğu mekanlar vardır aydınlatmasıyla hüç yapısıyla , antik değeri ile. Onun yerini tuval tutamaz. Her şeyin yerini iyi bulması lazım. O konuda da çok detaylı çalışmak alt zemini çok iyi hazırlamak gerekir. Keza mozaik de öyledir. Mozaiği de yaparken bu olumsuz koşulları tahmin edip  ne kadar büyük olursa olsun onu medefe plakalar üzerine dizerdim. Medefe plakaları gizli montajla takardım duvara. Ki bir şey olursa alabilirim. Bizim ülkemizde ki inşaat kalitesi tartışılır. Kullanılan malzemenin uygun olmayışıdır aslında.  Ne kullandığın sıvanın ne de tuğlanın uygun olmayışıdır.

Okulu bitirdikten sonra ne yaptınız? Bu atölyeniz var mıydı?

‘Yabancı Dil Hikayesi’

Okulu bitireceğim yıl 1984. Öncesinde Kıbrıs’a geldim.  Hiç unutmam Koca Reis plajında bir yaşlı bey efendi ile tanıştım. Sohbet sohbeti açar ve der ki ‘Oğlum önce yabancı dilini çöz de ondan sonra geri  gel’ dedi.  Bu heyecanla  askere gitmeyi manasız bulurum. Hemen bilet kesip okula geri döndüm. Ancak askerlikten bir yıl muaf olabilirdiniz. Koşarak Devrim tarihi hocasını buldum. On iki Eylül’ün zorunlu kıldığı derslerden biri çok önemli olmayan bir şey.   Hocam dedim beni lütfen sınıfta bırakınız. Adam garip garip yüzüme baktı ‘deli mi oldun’ diye.  O  yıllarda İngiltere Kıbrıslılara vize uygulardı. B İngiltere’ye ancak öğrenci statüsünden gidebilirdim. Durumu anlatınca öğretmen tamam dedi. Öğrenci işlerinden öğrenci kimliğimi çıkarıp Kıbrıs’a geldim. Babam bir miktar yardımcı olur ve abimden  de 400 Stg borç alırım gitmek için. En ucuz ulaşım olan Mersin üzerinden İngiltere’ye gemi ile giden Fuat’ın Otobüsleri vardı. Türkiye’nin içinde bulunduğu o travmatik yapıdan sıyrılıp İngiltere’ye gittiğim zaman garipsedim. İstanbul’da yaşıyor olmak ona göre bir düşünme biçimi gerektirirdi. Bir anda İngiltere’ye gidince sudan çıkmış balığa döndüm. Böyle bir dünya var mı?  Orada Oxford’da dil eğitimimi aldım, aynı anda dönerci ustası oldum ve bol bol galeri gezdim. Benim için büyük bir doyumdu.

Askerlik bitti, iş yok!

Komünistiz diye devlet beni işe almıyordu. Gündüz uyuyor gece geziyordum.  Bir gün gündüz uyurken öğlene yakın kravatlı katlı adamlar gelip kapıyı çalarlar ve beni uyandırdılar.  Annem babam dükkanda ben evde. Uyanıp sarhoş kafası ile kapıyı açtım. Tanımam etmem ‘sivil polis mi nedir  dört kişi  beni içeriye mi götürecekler.’  Bir tanesi  ‘Hade geyinip da gel vaktimiz yok.’ Dedi.  Ve aman zaman demeye gerek kalmadan ‘Konuşma gey pantolonu da gel.’   Beni Mormenekşe İlk Okuluna götürürler. Ve müdür orada diye işaret ederler. ‘Git müdüre söyle gündeliğin başlasın.’  Öyle oldu ben öğretmenliğe başladım. Bu ay başı da 34 yılı doldurup emekli olacağım.

Adaya dönüşte sanatınıza  nasıl bir tarzla başladınız.

O kadar tekniği görmemin yanında resim olgusu soyutla başladı bende. Elbette ki üniversitede modelden çalışma dersimiz vardı. Kendi özgün resimlerimin tamamı ile soyut başladı. Tam soyutlar da var soyut ekspresyonist olanlar da var . Bu çok daha çağdaş olduğu için o klasik dönemi çok sonra yaşadım. Akademik bilgiyi bir araç olarak kullanıyorum. Süprematizmle  minimalizmi kaynaştırmaya  ve onun yanına da artepoveradan alıntılar yapmaya çalışıyorum. Bu sonrasında da bir yaşam biçimine dönüşünüyor.

‘Bir Eleştiri’

Önce resim nedir sorusuna bir cevap vermemiz lazım. Yani senin resmini yapmam bir çalışma olabilir ama sanat eseri olmaz. Onun sanat eseri olabilmesi lazım senden kopup kendi başına bir resim olabilmelidir. Eğer bir resim inşa ediyorsam  bu kendisinden başka bir şey değildir. Bunu katı kurallarıyla koymak lazım ortaya. Neye benzediğine ve raslantısal oluşumlara takılıp gittiğin zaman tehlike çanları çalıyor. O bilinci iyi oturtmak lazım. Her resmin kendi içinde tümselliği ve problemleri vardır. Bunları çözerek o resmi olumlamaya çalışırım. Her fırça vurduğumuz tuval resimle sonuçlanmaz. Resmin tanımında hem fikir olursak oradan hareket edip yol alabiliriz.

Toprak işlerinizden bahsedebilir miyiz.?

Üç-dört yıl önce Rum tarafında konsepti kayıplarla ilgili iki toplumlu bir çalışma yapıldı. Kayıp vermiş olan bir  annenin geçirebileceği beş aşamalı bir travmanın detaylarını okudum ve bunu nasıl aktarabilirim nasıl ifade edebilirim diye düşündüm. Topraktan (Toprak Ana )  hareket edip o toprağın çatlayan özelliğini en uygun malzeme olarak belirledim. Bu çatlamaları resmimde doku olarak kullandım.  Soyutta bakış açıma göre konu ile  malzemeye birbiri ile ilişki kurdurdum. İlk kez böyle başladı. Ondan sonra  bu konumun diğer resimlerimde soyut olarak yer almasını istedim. Zaten o sergiye hazırlanırken denemelerin her biri büyük yapılsa idi her biri ayrı bir iş olarak ortaya çıkardı.  Aşamalarda malzemenin kalıcılığını sağladım. Deneme süresi en çok bu yüzden uzadı. Gerekli solüsyonu kullandıktan sonra da  toprağın çatlamak için kendi direncinin kırılmaması lazım.  Ayrıca toprağı tutacak bir zemin gerekiyordu. Bir çok malzemeyi denedikten sonra oto döşemecilerinin kullandığı süngerli döşeme kumaşlarından faydalandım.  Süngerle de daha rölyefe benzer işler yaptım.

Röportaj:Şirin Gazi

Etiketler

Benzer Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı