FeaturedKIBRISVOİ Özel Haber

‘Güç toplama çabalarından vazgeçilmeli’

Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Erhürman, Voice of the Island’a çarpıcı açıklamalarda bulundu:

Emine DAVUT YİTMEN

Tıkla Uygulamayı İndir

Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Tufan Erhürman, Kıbrıs Rum tarafının adada çözümsüzlüğün devam edeceği varsayımıyla güç toplama çabaları yürüttüğünü, bunun da çözümsüzlüğü beslediğini söyledi.

Erhürman, Rum Yönetimi’nin Amerikan askerlerinin adaya gelmesine onay verildiği yönündeki soru üzerine,  “Kıbrıs Rum tarafı son olarak bu hamleyi yaptı. Bu hamleye gelene kadar da pek çok hamle yaptı. Baf havalimanının kullanılmasıyla ilgili birçok ülkeyle anlaşma imzalandı. Yine Geçitkale’den önce İHA,SİHA konusunda İsrail’le görüştüler. Bunların hepsi, çözümsüzlük koşullarında, çözümsüzlüğün devam edeceği varsayımıyla Kıbrıs Türk tarafına karşı bir biçimde güç toplama çabalardır” dedi.

Uzun yıllardır bu çabaların devam ettiğine işaret eden Erhürman, çözümsüzlüğün devam edeceği varsayımıyla yapılan güç toplama çabalarının, sürekli olarak çözümsüzlüğü beslemeye devam ettiğini, bu çabalardan vazgeçilerek, samimiyetle bu işi çözmeye yönelmek gerektiğini kaydetti.

 

KIBRIS MÜZAKERELERİNDEN REFORMLARA KADAR AKTİF BİR CUMHURBAŞKANLIĞI…

SORU: Sizi Cumhurbaşkanı adayı olmanıza iten en önemli neden neydi? 

ERHÜRMAN: Başbakanlık yaptığım dönem, aslında benim için ışık tutucu bir dönem oldu. Ülkede ciddi bir siyasi istikrar sorunu var. Bu, aslında uzun süreden beridir bildiğimiz bir şey. Ancak 15 aylık Başbakanlık dönemimde çok daha net olarak bir kez daha şunu gördük ki ülkenin ihtiyaç duyduğu alanlardaki (eğitimde, sağlıkta, yükseköğrenimde, turizmde) reformların hepsi, doğal olarak orta ve uzun vadeli planları, programları ve uygulamaları gerektirir. Hükümetlerin kısa süren ömürleri nedeniyle ülkenin ihtiyaç duyduğu reformları gerçek anlamda gerçekleştirmek maalesef mümkün değildir. Bunu pratikte de gördük. Hukukçu olduğum için Cumhurbaşkanının anayasal yetkilerinin ne olduğunu, Cumhurbaşkanlığının konumunun sadece anayasal yetkilerle sınırlı olmadığını, bunun ötesinde toplum lideri statüsünün de bulunduğunu, doğrudan doğruya halk tarafından seçilmesinin kendisine özel bir meşruiyet kazandırdığını da bildiğim için 5 yıllık istikrarlı görev süresi içerisinde çok önemli müdahaleleri yapmak açsından kendisine olanak sağladığını düşünüyorum. Bunun artık bu ülkede bir ihtiyaç olduğunu görüyorum. Cumhurbaşkanının 5 yıl boyunca istikrarlı görev süresi, özellikle orta ve uzun vadeli plan program gerektiren reformların yapılması için son derece gerekli ve önemli. Dolasıyla bu bir anlamda beni Cumhurbaşkanlığı makamını bir kez daha gözden geçirmeye zorlayan bir tecrübeydi. Bunun yanında şunu da biliyoruz; Cumhurbaşkanlığı makamı, ülkenin içinde bulunduğu statüden dolayı bizim dış dünyaya açılan tek siyasi penceremizdir. Elbette Dışişleri Bakanlığı’nın özellikle İslam Konferansı Örgütü nezdinde temsiliyet yetkileri var. Ancak onlar çok istisnai yetkilerdir. Esas itibarıyla dış dünyaya rahatlıkla açılabilecek tek siyasi makam, BM şemsiyesi altındaki müzakerelerden kaynaklanan toplum liderliği statüsü gereği, Cumhurbaşkanlığıdır.  Cumhurbaşkanlığı şunları da yapabilir; turizmden yükseköğrenime ekonomiye kadar bu ülkenin ihtiyaçlarının dış dünyaya anlatılması, bu ihtiyaçların karşılanması için işbirliği talep etmesi olanakları var. Cumhurbaşkanı bugüne kadar, sadece Kıbrıs sorunuyla ilgili müzakereleri yürüten bir makam olarak algılandı. Ancak, bunun ötesinde de misyon üstlenme şansı var. Cumhurbaşkanlığı, hem yurtdışında temsil kabiliyetine haizdir hem de yurtiçinde bu ülkede büyükelçisi olan ülkelerle sürekli görüşme halindedir. Sporcularımızın uluslararası müsabakalarda yer alamamasından tutun da doğrudan ticaret yapamamamıza ya da ticarette engeller olmasına, doğrudan uçuşlarla ilgili sorunların bir türlü çözülememesine kadar pek çok konuda dış dünya ile temaslarını kullanarak, bu ülkenin sorunlarının giderilmesine katkıda bulanabilir. Bu da kendi ayaklarımız üzerinde duran bir ekonomik yapıya sahip olabilmemiz açısından çok önemlidir. Bunlara ek olarak, klasik görevleri olan bir an önce kapsamlı çözüme ulaşma noktasında ve bir an önce kapsamlı çözüme ulaşamadığımız hallerde bugünkü gibi, adım adım çözüme yaklaştıracak, adım adım halkımızı uluslararası hukukla ve uluslararası toplumla buluşturacak hamleleri yapma konusunda da yetkili olduğu herkesin malumudur. Tüm bu anlattıklarımın hepsini biraraya getirdiğimizde, sözünü ettiğim artık önümüzdeki 5 yıllık bir sürede “toplumsal bir seferberliğe ihtiyacımız var” cümlesindeki o toplumsal seferberlikte Cumhurbaşkanlığı makamının ne kadar önemli bir unsur olarak yer alabileceği, hatta toplumsal seferberliğe öncülük yapabileceği çok açık şekilde ortaya çıkmaktadır.

SORU: Cumhurbaşkanın yurtiçinde gerekli reformları yapmak için hareket edebileceğinden söz ettiniz. Ülkede Başkanlık sistemimiz yok, parlamenter sistem var. Bu durumda hukuki açıdan ne kadar rahat hareket edebilirsiniz? Bir noktaya kadar mı gidebilirsiniz? Hükümetle çatışma unsuru yaratır mı?

ERHÜRMAN:  “Bizde parlamenter sistem var” cümlesi, aslında biraz ezberlediğimiz bir cümle. Parlamenter sistemi tanımlarken klasik parlamenter dediğimiz sitem, aslında İngiltere’deki sistemin diğer ülkelerdeki yansımasıdır. İngiltere’de Kraliçe sembolik bir makamadır. Halk tarafından seçilmez. Kraliçenin bulunmadığı ülkelerdeki yansıması, sembolik bir cumhurbaşkanı olmasıdır. Klasik parlamenter rejimde,  sembolik cumhurbaşkanı halk tarafından seçilen biri değildir. Bizde, Cumhurbaşkanları 1975 KTFD Anayasası’ndan beri, hep halk tarafından seçildi. Literatüre baktığınızda sadece halk tarafından doğrudan doğruya seçilebilen parlamenter rejimde yarı başkanlık sistemine doğru bir kayma olarak değerlendirilir; kaldı ki bizim Cumhurbaşkanlarımız sadece halk tarafından doğrudan doğruya seçilen kişiler değil, aynı zamanda BM’nin müzakere sistematiğinin özel durumu gereği toplum lideri pozisyonunu taşıyan makamdır. Bu anaysa, normal parlamenter rejimlerde olmayan bir şekilde Cumhurbaşkanına her istediğinde Bakanlar Kurulu’na başkanlık etme yetkisi verir. Bu anaysa, yürütmenin iki eşit kanadından biri olarak Cumhurbaşkanını tanımlıyor. Yine bu anayasa,  birtakım özel yetkiler de veriyor. 117’inci maddeye baktığımızda, Cumhuriyet Güvenlik Kurulu’ndan bahsediyor ve onun başına Cumhurbaşkanını geçiriyor. Ülkenin iç ve dış güvenliği konusunda Cumhurbaşkanını özel olarak yetkilendiriyor. Bütün bunlara bir ek de var. O da şu; bizde hükümetlerin ömrünün kısa sürmesi ve cumhurbaşkanın 5 yıl kesintisiz olarak görev yapması, Cumhurbaşkanın bu konularda söz söylemesini daha da meşru hale getiriyor. Eğer Cumhurbaşkanı söz söylemezse her hükümet değiştiğinde birçok konuda atılan adımların sıfırdan tekrar atılmaya başlaması gibi bir durumla karşı karşıya kalma riski ortaya çıkıyor. Bu riski, her hükümet değiştiğinde birebir yaşıyoruz. Burada tabii ki Cumhurbaşkanlığı makamının hiçbir şekilde hükümetlerle çatışmaya girmemesi lazım. Ancak müdahil olması gerekir. Cumhurbaşkanları dışarıdaki yetkilerini ekonomik konularda da kullanmak için bir çabaya girişmediği takdirde bu siyasi istikrasızlık ortamında bizim bir adım bile ilerlememiz mümkün olmayacak.

Soru: Peki, madem hukuki açıdan da bir sorun yok Cumhurbaşkanları bunu bugüne kadar neden kullanmadı? Neden çekindiler?

ERHÜRMAN: Herhalde böyle bir teamül, gelenek oluştu. Bir de müzakereler yoğun olarak yaşandığı dönemde Cumhurbaşkanlığı makamı daha çok müzakerelere yoğunlaştı. “Çözüm kapının arkasındadır, bunlarla çok uğraşmayalım” denildi. O yüzden kadrolar da Cumhurbaşkanlığında hep daha çok Kıbrıs sorunu ekseninde şekillendi. Ben diyorum ki artık Cumhurbaşkanlığının kadroları da zenginleşmek durumundadır. Eş zamanlı olarak biz her üç konuyla da ilgilenecek kadrolara sahip olmak durumundayız. Birçok konuda çok zaman kaybettik; daha fazla zaman kaybedecek lüksümüz yok.

“DOĞALGAZDA SÖZ HAKKIMIZ VAR”

Soru: Doğal kaynaklarda yaşanan kriz konusunda Rum Yönetimi, krizin aşılmasına yönelik olarak uluslararası çözüm mekanizmasına işaret ediyor. Lahey Uluslararası Adalet Divanı da çözüm mekanizması olarak gösteriliyor. Türkiye’nin  Divan’a getirilerek, sorununu çözebileceği öngörülüyor. Kıbrıs Türk tarafının ise ortak bir komite kurulması önerisi vardı. Rum tarafı buna pek sıcak bakmıyor. Bölgedeki gerginlik ise sürekli tırmandırılıyor. Bu kriz nasıl çözülebilir? Sizce bu krizin çözümü için uluslararası mekanizmalar mı gitmeliyiz yoksa kendi içimizde başka yöntemler mi denemeliyiz?

ERHÜRMAN: Bunlar birbirinin alternatifi olan şeyler mi çok emin değilim. Yani, bu böyle bir tane formül uluslararası mekanizmalar çözer ya da içeride çözmeliyiz gibi değil. Buradaki temel mesele, bizim bir mantığı herkese anlatma yükümlülüğümüzdür. Burada da zaman kaybettik. Bu iş 2010’ların başında tartışılmaya başlamıştı. 2020’deyiz. 10 yılı aşkın bir süredir gündemde olan bir şey var ve bizim anlatmamız gereken şey de çok basitti. 2004’te Annan Planı referandumları oldu. Biz evet dedik, Rumlar hayır dedi; çözüm bulunamadı. Çözüm bulunamadı ama Annan Planı referandumlarında bugüne kadar yapılan tüm çalışmalarda bir gerçekliği ortaya koyuyor. O da bu adanın üstündeki veya etrafındaki tüm zenginlikler ana iki toplumun ortak malıdır. Bu iki toplum, 1960’tan beridir iki kurucu ortaktır. 1960 bir şekilde 1963’te ciddi bir sekteye uğradı ama 1960’taki iki kurucu ortak konumu BM’nin bütün belgelerinde daha sonra da teyit edildi. Dolasıyla bu adada böyle bir zenginliğin paylaşılması veya zenginliğin kullanılması sözkonusu olacaksa bu zenginliğin kullanılmasında, sadece ondan yarar elde etmek anlamında değil, onun kullanım biçimi üzerinde söz hakkı sahibi olmak anlamında da Kıbrıslı Türklerin hakkı olduğu çok net bir biçimde bütün uluslararası belgelerde ortadadır. Bunu bizim aralıksız bir şekilde anlatmamız gerekiyordu. “2004’te biz bu sorunun kapsamlı çözümü konusunda iradeyi ortaya koyduk” cümlesinin üzerine basarak bunu anlatmalıydık. Yani bizim çözüm irademiz var. O çözüm iradesi, bizden kaynaklanmayan nedenlerden dolayı realize olamıyor, realize olamadığı halde bizim de kurucu ortak olduğumuz bir noktada bu zenginlikler konusundaki söz hakkımız kullandırtılmıyor, bu adil bir şey değil. Üstüne üstlük 2004’ten sonra 2017’de Crans Montana’da da biz,  hem de Türkiye ile beraber çözüm irademizi ortaya koymuş olmakla birlikte, bu gerçekleşmedi. Sorun gittikçe karmaşıklaşıyor çünkü bölgedeki birçok ülke ve bölge dışındaki birçok ülke de soruna dahil olmaya başlıyor. Bu kadar çok ülkenin soruna dahil olması, iki kurucu ortağın da söz hakkını aşağı doğru çekiyor çünkü söz hakkı iddia edenlerin sayısı bölgede çoğalıyor. Bu şartlar içerisinde bizim dünyaya şunu anlatmamız gerekiyor, bu iş doğru yönetilirse bu ülkedeki çözümün ve bölgedeki kalıcı barışın da temel bir motivasyon kaynağına dönüştürülebilir. Akıl, bize bunu böyle kullanmayı emrediyor. Bunu, aralıksız şekilde hem dünyaya hem Kıbrıslı Rumlara hem de BM’ye hem de ilgili tüm ülkelere anlatma yükümlüğü altındayız ve anlatacak zeminimiz var. Bu, prokatif bir dış politikayla yapılması gereken bir iştir. Yeterince anlatılamadığını düşünüyorum ama anlatmamamızı gerektirecek hiçbir şey olmadığını da düşünüyorum. Kıbrıs Rum tarafının bunu sadece Türkiye şunu yapmamalıydı ama yaptı üzerinden anlatması fotoğrafı tanımlamıyor. Bu işin başlangıcı iki kurucu ortaktan bir olan Kıbrıs Türk tarafı hiç yokmuş gibi davranmak suretiyle adımların atılmasıyla başlandı ve gelinen maksimum noktada da bir bankaya bu gelir yatırılır da günü geldiğinde o bankadan da size verilir. Zenginlikleri paylaşmak istemiyorlar lafına da o yüzden karşı çıkıyorum.  Burada mesele zenginlikleri paylaşmak değil; mesele o zenginliklerin de başka her şeyin de nasıl kullanılacağı konusunda ki sözü paylaşmaktır. Biz, bu yapı içinde sadece çıkacak olan gelirden belli bir pay alacak toplum değiliz. Her konuda ortak söz hakkına, siyasi eşit söz hakkına sahip olan toplumuz. Bunu aralıksız şekilde anlatmamız lazım. Nasıl çözülecek bu mesele konuda ise dünyaya şunu söylememiz lazım. Bizim çözüm formülümüz net. Burada Kıbrıslı Türklerin zaten var olan söz hakkını tanıyacaksınız. Onun tanınmamasını engelleyeceksiniz ve bu sorunu oturup hep birlikte diplomatik yollarla çözeceğiz; hem biz hem Kıbrıslı Rumlar hem de bölge kazanacak. Kıbrıslı Rumların Ocak ayı başında imzaladığı anlaşmayla tüm dünyan bu ekonomik olarak mantıklı değildir denilen bir formüle doğru savrulmaya başlandı. Bu işi bilenler diyor ki zaten uygulanabilir değil, politik bir hamledir. Bilim insanları tarafından uygulanabilir olmadığı ve nasıl uygulanması gerektiği bilim söyleniyor. Bu neyi gösteriyor? O zaman biz kazanmadığımız gibi Kıbrıslı Rumlar da kazanmıyor; bölgede ve bölge dışından pek çok ülkenin söz sahibi olmasına yol açıyor. Yani birlikte kazanabileceğimiz bir ortamda, hep birlikte kaybettiğimiz, bölgenin de kaybettiği bir durum yaratılıyor.

SORU: İleride hidrokarbonlarla ilgili teknik bir komite kurulursa bu işi daha mı uzatır? Yoksa yardımcı olur mu?

ERHÜRMAN: İşin daha da uzayacağını çok düşünmüyorum. Teknik komite kurulduğu takdirde, ne yapılabileceği bellidir, ama niyet o teknik komiteyi kurmak mıdır?  Kıbrıs Rum tarafının Kıbrıslı Türklerle belli konularda işbirliği yapılırsa bu KKTC’nin statüsünü yukarıya çıkartır dolasıyla bu konularda Kıbrıslı Türklerle işbirliği yapmayız anlayışı var. Bu anlayıştan artık kurtulmaları lazım.  Gerçekten çözüm isteniyorsa o çözüme giden yolda bu atılacak olan adımlar, bir sürü şeyi kolaylaştıracak olan şeylerdir. Çözüm istenmiyorsa çözümün olmadığı koşullarda Kıbrıslı Türklerin statüsünün yükseltilmesinden endişe ediliyorsa bunu anlarım. Ancak hem çözümü istediğinizi söyleyeceksiniz hem de adım adım bizi çözüme taşıyacak, çözüm konusunda belki de çok ciddi bir motivasyon yaratacak bu işbirliği olanaklarını değerlendirmek istemezseniz bunun anlatılması kolay değil dünyaya. Biz, bunu statümüzü yükseltsin diye istemiyoruz. Madem ki kapsamlı çözüme bir an önce ulaşamadık, adım adım bizi oraya taşıyacak şeyler yapalım. Aslında, bir tür Güven Yaratıcı Önlemdir. Bunun müzakere müktesebatında da yeri var. 1990l’ı yıllarda Gali Fikirler Dizisi kabul görmediğinde, Gali Güven Yaratıcı Önlemler paketi ortaya çıktı ve Maraş’la birlikte Lefkoşa Uluslararası Havalimanı eş zamanlı olarak açılsın önerisi gündeme geldi. O zaman, Maraş’ı ve Lefkoşa Uluslararası Havaalanı’nı birlikte açtığınızda Kıbrıs Türk tarafının statüsü yükselecek mi endişesi taşıyacaktınız? BM bunu bir statü yükselmesi olarak değil, bir Güven Yaratıcı Önlem yani bizi kapsamlı çözüme adım adım götürecek bir formül olarak görmüştü.

“SORUNU ÇÖZMEDİKÇE ZAMAN SİZE YENİ GERGİNLİKLER GETİRİYOR”

SORU: Müzakereler Crans Monta’nın ardından koptu. Aradan geçen dönemde bazı temaslar oldu ama verimli bir sonuç alınmadı. Cransa Montana’dan sonra yeterli adım atılamadığı için gerginlik daha da artmış olabilir mi?

ERHÜRMAN: Crans Montana’dan sonra Berlin’e kadar geçen sürede yapılması gereken çok şey vardı. Zaten Berlin’in sonuçlarına baktığınızda, Crans Montana’nın teyidi anlamına gelecek sonuçlardı. Anastasiadis’in siyasi eşitlik konusunda yaratmaya çalıştığı tartışmanın BM müktesebatı çerçevesinde anlamsız olduğu ve hiçbir sonuç almayacağı bilinmeyen bir şey değildi. Nitekim, Berlin’de 1991 tarihli bir BM Güvenlik Konseyi kararına atıf yapılarak, siyasi eşitlik çözüldü. Güvenlik Konseyi kararı 1991’den  beridir varolduğuna göre, onu teyit ettirmek için  Berlin’e kadar beklemek gerekmiyordu. O sürenin bir anlamda boş geçmiş olması ve üstüne üstlük o süre içerinde Anastasiadis’in hem formülü tartışmaya açmış olması (federasyonu mu gevşek federasyonu mu) hem de siyasi eşitliğin sanki olmayabilirmiş gibi tartışmaya açılmış olması, güveni daha da zedeledi. Bu daha çok gerginliğe zemin hazırladı. Bir de şunu gösterdi; Rum tarafı Kıbrıs sorununda genelde zaman kazanmaya çalışır. O zaman kazanma dediğiniz şeyin ileride ne gibi gerginliklere sebebiyet vereceğini öngörmeyebilirsiniz. 2004’te Annan Planı referandumlarında biz evet, Rumlar da hayır derken bir gün gelip de karşımıza hidrokarbon yataklarının çıkacağını, Doğu Akdeniz’de bu tip gerginliklerin yaşanacağını öngöremeyebilirdik. Ama bu bölge her türlü potansiyele sahip bir bölge ve siz bu sorunu çözmedikçe zaman size yeni yeni sorunlar ve gerginlikler getiriyor. Sorunu çözmeniz gerektiğini aslında zaman size dayatıyor. Buradaki temel mesele, 2004’e giden süreçte ilk başlarda “Kıbrıs sorunu çözülmeden Kıbrıs Cumhuriyeti AB üyesi olamaz” cümlesi vardı. O cümle süreç içinde çeşitli sebeplerle tersine döndürüldü ve dendi ki “Kıbrıs sorunu çözülmezse de Kıbrıs Cumhuriyeti AB üyesi olabilir”. Şimdi geldiğimiz noktada, önümüzde çok önemli bir çıpa daha var. O da bu hidrokarbon yataklarından verimli ve güvenli bir şekilde yararlanılması koşulunun, Kıbrıs sorunun çözülmesi olduğu herkes tarafından görülmektedir. Bu çıpa orada durduğu müddetçe bu önemli bir motivasyon kaynağıdır. Bu motivasyon kaynağını da iyi değerlendirmemiz gerekir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra 5’li görüşme olma ihtimali vardır. O yüzden bu seçimlerin hemen ardından yapılması gereken ilk iş, 5’li görüşmenin gerçekleşmesini sağlamak ama 5’li görüşmeye giderken de Kıbrıs Türk tarafı olarak bizim tüm ilgili taraflarla çok yoğun, proaktif dış politika izleyip beşli görüşmeye oturulduktan sonra bizi çözüme ulaştıracak parametreleri önceden sağlamak önemli. Kapıları sonuna kadar açacak bir görüşme olmasını sağlamak gerekiyor. Bu nedenle öncesinde çok ciddi hazırlık gerekiyor. Bizim orada bir özne pozisyonu sergilememiz gerekiyor. Elbette o masanın motivasyon kaynaklarından biri de hidrokarbon olacaktır çünkü orada oturan sadece Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar değil, BM de garantör ülkeler de oradadır. Herkes o bilinçle masaya oturacaktır ki bu sorun çözülmezse hidrokarbon meselesinde ciddi sıkıntı olacaktır.

SORU: Kıbrıs Rum tarafı hiçbir zaman hidrokarbon konusunun Kıbrıs müzakerelerinin içinde yer almasını istemiyor…

 ERHÜRMAN: Bunu istemiyorlar ama bir yandan da şunu söylüyorlar hatta zaman zaman ön şart haline getiriyorlar ve diyorlar ki “Türkiye aramalarını durdursun, arama yapmasın”. Herkes bunun uluslararası sorun olduğunun farkında. Kendileri müzakerelerin başlaması için bu taraftaki aramaların durmasını isteyebiliyorsa demek ki farkındadırlar. Bunu hamle olarak kabul ederim, etmem diyebilirsiniz. Ancak masanın realitesi onların orada olduğudur. Bu masanın oluşması sırasında çok proaktif olmak gerekir ki o masa Crans Montana’daki masa gibi olmasın.

SORU: Bu, Crans Montana’ya giderken tarafların yeterince hazır olmadıkları anlamına mı geliyor?

ERHÜRMAN: Şu olmamalıydı: Crans Montana’da en son noktada Kıbrıslı Rumlar “siyasi eşitliği ben kendi halkıma anlatamam” gerekçesiyle masadan kalkamamalıydı. “Siyasi eşitliği  kendi halkıma anlatamam” diye bir gerekçe olamaz. Neden olamaz? Berlin’de 1991 tarihli karara atıf yapılabiliyorsa 2017 tarihinde Crans Montana’da da 1991 tarihli karar ordaydı. Demek ki bunun hazırlığı çok daha iyi yapılmalıydı. Bunu kimseyi suçlanmak için söylemedim ama sonuç alabilmek için bütün bu ihtimalleri önceden tüketmek gerekiyor. Bir daha bunları tartışmanın alemi yok.

“MARAŞ BM GÜVENLİK KARARLARI ÇERÇEVESİNDE GÜNDEM YAPILMALIDIR”

SORU: Maraş konusu bir dönem çok konuşuldu. Ancak şu anda bir sessizlik hakim. Maraş ne olacak?

ERHÜRMAN: Hükümetin tavrı açısından ciddiyetsizlik yapıldı. Maraş, yıllardır varolan ve ciddi yaklaşılması gereken bir meseledir. Ciddiyetsizlik şöyle oldu: Önce envanter sayımı yapacağız dediler ama onunla kalmadılar. Maraş’ı KKTC yönetiminde açacağız, BM Güvenlik Konseyi kararlarını tanımıyoruz, bağlayıcı değildir, BM bizim muhatabımız değildir dediler. Ondan sonra süreç dondu. Şu anda Maraş konusu gündemde bile değil. Bizim tavrımız o konuda net. Bir an önce kapsamlı çözme ulaşamadığımız noktada Maraş, muhakkak gündem yapılmalıdır ama hangi çerçevede gündem yapılmalıdır? BM Güvenlik Konseyi kararları çerçevesinde gündem yapılmalıdır; gerekirse BM ile istişare ve hatta müzakere edilmelidir. Güvenlik Konseyi karalarında yazlı olan “Maraş, BM idaresine devredilir” lafı müzakere konusu edilmelidir çünkü BM idaresinden ne kastettiğimizi oturup konuşmamız lazım. Bununla bağlantılı olarak, Gali zamanında yapılan Maraş ve Lefkoşa Uluslararası Havaalanı önerisi tekrar gündeme gelecekse onu da konuşamaya hazırız. Biz bunun GYÖ çerçevesinde olmasına da tek yanlı hamle olmasına da açığız. Ancak tek yanlı hamle olmasına açıklığımız, Güvenlik Konseyi karaları çerçevesindedir. BM’ye şunu da anlatabilecek durumdayız: Güney Kıbrıs’tan Maraş’taki eski Rum mal sahipleri gelip Taşınmaz Mal Komisyonu’na (TMK) başvuruyorlar. TMK’dan hem mallarının iadesini, hem de kullanım kaybından doğan zararların tazminini istiyorlar. Onları alamayınca da tekrar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gidip, “TMK’yı etkili iç hukuk yolu olarak tanımaktan vazgeçin, bakın işe yaramıyor” diyorlar. Biz bunu kullanarak, BM’ye gidip böyle bir şey var, Maraş da kapalı. Biz bunu açmak istiyoruz. Evet kapsamlı çözüm olsaydı, kapsamlı çözümün parçası olarak açılacaktı ama bizim çözüm irademize rağmen gerçekleşmiyor. Onun için biz Maraş’ı açmak istiyoruz. BM Güvenlik Konseyi kararlarınız var ve orada iki şart bulunuyor. Bir diyorsunuz ki eski mal sahiplerine verilsin, tamam,  bir de diyorsunuz ki BM idaresine devredilsin.  BM idaresine devretmeyi müzakere edelim. TMK örneğinde, tek taraflı olarak Avrupa Konseyi’ne, AİHM’e gidererek müzakere etmiştik. Burada da BM’yle yapalım. Kıbrıslı Rumlar ortada yok çünkü bu kapsamlı çözümün parçası. Eğer GYÖ yapalım derseniz, Maraş’la Lefkoşa Uluslararası Havaalanı’nı bir kez daha gündeme getirelim, bunu da konuşalım.

“GÜÇ TOPLAMA ÇABALARINDAN VAZGEÇİP SAMİMİYETLE BU İŞİ ÇÖZMELİYİZ”

SORU:  Rum Yönetimi, adada Amerikan askeri bulundurulmasına onay verdi. Acil Mücadele Gücü konuşlandırılacak. Ayrıca geçtiğimiz aylarda ABD Kongresi’nde alınan kararla Güney Kıbrıs’a uygulanan silah ambargosu kaldırılmıştı. Amerika, Kıbrıs konusunda etkili bir ülke. Bu duruma yakından baktığımızda, Amerika’nın adada askeri varlık açısından kendine güçlü bir konum sağlamaya çalıştığını söyleyebilir miyiz?

ERHÜRMAN: Kıbrıs Rum tarafı son olarak bu hamleyi yaptı. Bu hamleye gelene kadar da pek çok hamle yaptı. Baf havalimanının kullanılmasıyla ilgili birçok ülkeyle anlaşma imzalandı. Yine Geçitkale’den önce İHA,SİHA konusunda İsrail’le görüştüler. Bunların hepsi, çözümsüzlük koşullarında, çözümsüzlüğün devam edeceği varsayımıyla Kıbrıs Türk tarafına karşı bir biçimde güç toplama çabalardır. Uzun yıllardır bu çabalar devam ediyor. Çözümsüzlüğün devam edeceği varsayımıyla yapılan bu güç toplama çabaları, aslında sürekli olarak çözümsüzlüğü daha da beslemeye devam ediyor. Tüm bu çabalardan vazgeçip, artık samimiyetle bu işi çözmeye yönelmek gerekir. Ne kadar gecikilirse bu ülkenin etrafında kendini özne kabul eden, söz sahibi kabul eden ülke sayısı çoğalıyor. Onlar çoğaldıkça iki kurucu özne, kendi özene kapasitelerinden kaybetmeye başlıyor.

SORU: Rum Yönetimi, Yeşil Hat Tüzüğü konusunda üçüncü ülke vatandaşlarının geçişleri ve denetimlerin artırılması yönünde tek taraflı uygulamalar yaptı. Avrupa Komisyonu’na bu uygulamayla ilgili haber verilmediğini öğrendik. Rum Yönetimi, kendi iç mevzuatında değişikliğe giderken, Komisyonu bilgilendirmesi gerekmez mi? Kıbrıs Türk tarafı bu konuda ne tür girişim yapmalı?

ERHÜRMAN: İç mevzuatında yaptığı değişikliğin tüzüğe uygun olması gerekir. Bizim taraftan bazı girişimler oldu ama bunu daha yoğun şekilde yapmamız gerekiyor. Burada temel mesele, insan kaçakçılığı gibi konularda birtakım önlemler geliştirmek gibi görünüyor olsa da arka planında sanki Güney’den Kuzey’e doğru bir ekonomik akış var ve bu akışı mümkün olduğunca sınırlayalım gibi bir anlayış görünüyor. Son teknik halini görmüş değiliz ama hissedilen şey bu. Bu, kabul edilen bir şey değil. O kapıları, GYÖ olarak açıyoruz. Kapılar GYÖ olarak açılıyor ama ondan sonra iş, bu GYÖ’ler konusunda kapılarda daha sıkı birtakım kontrollerle geçişlerde insanların çok da rahat olmayacağı noktalara varıyorsa ya da şuradan gelen turistler o tarafa geçmesin gibi noktaya geliyorsa güven yaratmak için yaptığınız hamleler, tam tersine güveni azaltma etkisi yaratmaya başlıyor. AB’ye ve tüm etkili ülkelere durumun, bu şekilde anlatılması gerekiyor.

“CUMHUBAŞKANLIĞI ÖNÜMÜZDEKİ 5 YILDA ÇOK DAHA AKTİF OLMALI”

SORU: Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik birtakım anketler yapılıyor. Kimisi bu anketlerle algı operasyonu yapıldığını söylerken kimisi de doğru olduğunu düşünüyor. Anketleri ne kadar dikkate değer buluyorsunuz?

ERHÜRMAN: Bizim elimize ulaşan tüm anketleri inceleriz ama hiçbir zaman da kendi tavrımızı başkalarının yaptırdığı anketler üzerinden belirlemeyiz. Anketler çeşitli amaçlarla kullanılabilir. Biz de kendimiz anketler yapıyoruz ve bunları kamuoyuyla paylaşıyoruz. Bizim derdimiz, anketler aracılığıyla algı operasyonu yaratmak değil. Biz, kendi durumumuzu ölçmek için anketler yaptırıyoruz.

SORU: Bazı çevrelerden “Tufan Erhürman’ın Cumhurbaşkanı olması için henüz erken, biraz daha beklemeli, daha genç” gibi birtakım söylemler yayılıyor. Bu konuda ne düşünürsünüz?

ERHÜRMAN: Açıkçası bu beni şaşırtıyor. Barack Obama ABD Başkanı olduğunda, benim şu andaki yaşımdan 5-6 yaş küçüktü. Dolasıyla “daha çok gençtir” laflarını ciddiye almıyorum. Bir de bununla bağlantılı olarak “daha çok genç, orası emeklilik geçirilecek bir yer, aktif olarak başbakan olsun” deniyor. Ben, Cumhurbaşkanı makamını çok aktif bir makam olarak görüyorum ve önümüzdeki 5 yılda çok daha aktif olması gerektiğini düşünüyorum. Dolasıyla Cumhurbaşkanlığı makamını pasif bir makam olarak görmüyorum. O yüzden belli bir yaştan sonra oraya gidilmelidir gibi yaklaşımlara katılmıyorum.

SORU: Ülkede en önemli gündem konulardan birisi İmar Planı ve tamamen bir kaosa döndü. Süreç belirsiz görünüyor. Nereye gidiyoruz?

ERHÜRMAN: Bu hükümetin 7-8 aylık görev süresi içerisinde pek çok konuda aynı şeyin yaşandığını ve bunun da ancak ciddiyetsizlikle yorumlanabileceğini düşünüyorum. Burada da aynı şey var. İmar Planı ile ilgili çalışma bizim dönemimizde başladı. 8 aydır bu hükümet görevde ve 8 aydır bu çalışma devam ediyor. İki parti arasında birtakım anlaşmazlıklar varsaydı, bu 8 ay içerisinde bunların çoktan aşılmış olması gerekirdi. Emirnamenin süresinin ne zaman dolacağı belliydi. Emirnamenin süresi dolduktan sonra da böyle bir kaosun ortaya çıkma ihtimali belliydi. O nedenle iki partinin çoktan bu işi çözmesi gerekirdi. Bugün Sayın Başbakanın çıkıp da “hukuki sorunlar var, birtakım teknik sorunlar var, o yüzden imzalamam” demesinin ciddiyetle bağdaşır bir tarafı yok çünkü teknik ve hukuki sorunlar varsaydı, onlar bugün doğmadı. 7-8 aydır zaten ortadaydı. Zamanında müdahale edebilirdi. İki parti arasında gerekli istişareler yapılırdı ve bütün bunlar aşılırdı. Şu anda o bölgede hangi kuralların uygulanacağının belli olmadığı bir kaos ortamı yaratıldı. Herkes ülkede yatırım iklimi iyileştirilmeli der ama bir memlekette yatırım iklimini iyileştirmenin temel koşulu öngörülebilirliktir. Şu anda yaratılan kaosta kimse ne olacağını bilmiyor. Bu korkunç bir basiretsizliktir ve sürecin çok kötü yönetildiğinin bir göstergesidir.

(Voice of the Island)

Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı