FeaturedKültür&Sanat

Gomşu filminin yönetmenleri Sholeh Zahraei ve Kamil Saldun ile söyleşi

Yaşamlarını ve mesleki kariyerlerini hem Kıbrıs hem de Berlin’de sürdüren yazar, yönetmen çift Sholeh Zahraei ve Kamil Saldun.

Granny’s Garden (2012), Gomşu (2013), Sınırdaki Zeytin Ağacı (2014), Kıbrıs’a Mektuplar (2014), Celluloid Me (2015), From Heaven (2016), The Hunt (2020) gibi başarılı filmlere imza atan Sholeh Zahraei ve Kamil Saldun; 2012 yılından itibaren çeşitli film projelerinde birlikte çalışıyorlar. Yaptıkları sanatsal çalışmalar ile dünya çapındaki çeşitli film festivallerinde ve sanat sergilerinde başarılı bir şekilde yer alıyorlar.

Gomşu Filminden

Sholeh, İran ile Kıbrıs’ı ilişkilendirip kendinden bir şeyler yakaladığın oldu mu?

Evet! Buranın yokluk geçmişi mesela. İran’da da sevdiğiniz müzik ve filmleri bulmak çok zordu.

Ayrıca Kıbrıslılar’ın modern ve laik yapısını İran’a çok benzetiyorum.

İran sinemasından kimler dikkatinizi çekiyor?

Sholeh: 2016 da vefat eden Abbas Kiarostami, Ali Hatemi, uluslar arasında büyük ilgi gören Ashgar Farhadi,
Jafar Panahi ve yeni jenerasyondan kısa filmler. Dünya’da İran sinemasına doğru bir ilgi var.
Kamil: Başarılı bulduğumuz en güzel filmleri film festivallerinde görüyoruz.

Kendi hayatlarımıza yakın kesitleri izlemek bize daha samimi geliyor.

‘O alışılmış ve ezberlenmiş şeyleri takip eden insanları film festivallerine davet ediyorum.

Gösterimlerde onları etkileyen, düşündüren ve hatta hayatlarını değiştiren tecrübeleri yaşıyorlar.

Çeşitliliğe açık olsunlar. Bağımsız film yapımlarını takip etmek için film festivallerine katılsınlar.’

Celluloid Me deneysel bir film. Film festivallerinde deneysel filmlere bakış nedir?

Sholeh: Çok önemseniyor. Celluloid Me kendi hakkımda yaptığım bir film.

Kurmaca filmde kurallar ve o kuralları doğru şekilde yapanlar var.

Deneysel filmin güzel tarafı, kimse size bu yanlış oldu diyemez.

Her şey olabilir, orada kural yok.

‘Celluloid Me’de duvarlardan bahsedilir. Bunu biraz açar mısınız lütfen?

Sholeh: Zihnimizde olan ve bedenimizde yer alan duvarlar var. Hayatımız boyunca hep bir duvara karşı geliyoruz.

Bu aile, vücud, okul, toplum olabilir. Kamil’le en çok bu konular üzerinde duruyoruz.

Balık ekiyorsun ağaç çıkıyor. Orada yok olan bir şeyi tekrardan diriltmeye çalışılıyor. Balık sanki
özgürlükten tutsaklığa doğru yüzüyor.

Sholeh: Ben böyle yorumlar duyunca çok mutlu oluyorum. İzleyicilerin yorumları benim için çok
önemlidir. Görüyorum ki hikayem ile bağ kuran insanların içinde benimkinden çok daha farklı

tabirler veya duygular olabiliyor.

Filmlerinizde hangi konulara değiniyorsunuz?

Kamil-Sholeh: Genel olarak yaptığımız işler, sinema ve sanat dünyasında Birinci Dünya sorunları, İkinci
Dünya Sorunları ve Üçüncü Dünya Sorunları olarak kategorize edilir. Birinci Dünya sorunları genelde
büyük şehirlerde geçer; ailevi meseleler, büyük şehir yapılarının insanlar üzerinde

yarattığı psikiyatrik sorunları içerir. Bizim yaşadığımız coğrafyadaki sorunlar İkinci Dünya sorunlarıdır.

Yani savaşın olduğu veya yakın tarihte savaş yaşamış yerler ve sonucunda toplumun geçirdiği travmalarile bundan etkilenen toplum psikolojisi. Üçüncü dünya sorunları ise Afrika, Güney Amerika, Amazon’da yaşayankabilelerin, toplum ve toplulukların karşılaştığı doğal afetler, açlık, kıtlık sorunlarını içeren konulardır.

Doğup büyüdüğümüz yer, taşıdığımız hikayeler bizi ikinci dünya sorunlarının olduğu havuzda tutuyor.

Kamil: Ben Kıbrıs’ta doğdum büyüdüm. Takvimimiz 2019’u gösteriyor ve sorumuz şu. Tüm dünya 21.
Yüzyılda mı? Sözde gelişmiş ülkelere seyahat ettiğimiz zaman onların konuları tamamen farklı, bizim
mücadelesini verdiğimiz farklı. Gelişmiş ülkeler bizim için gelecektir. Biz kendimizi merkeze koyuyoruz.
Şu anda yaşadığımız zamanı yorumluyoruz. Biz diyoruz ki şu an 2019’dayız. Avrupa ülkeleri 2050’yi,
Afrika ülkeleri bundan 200 sene öncesini yaşıyor. Yani herkes aynı zamanı yaşamıyor.
Bu zaman ayrımı ve dünyanın üç zamana bölünmesi kültürlere ve onların hikayelerine özgün bir
karakter yüklüyor.

Sholeh: Ben İran’da doğdum. Almanya’da büyüdüm.Küçük yaşta Almanya’ya göç ettim. Bir sürü inişler
çıkışlar yaşadım. Belki de 2009’da Kıbrıs’a geçmişi unutmak için geldim. Kıbrıs’taki insanların açık fikirli oluşlarını, coğrafyasını, güneşini, denizini çok sevdim. 2011 de Kamil ile tanıştım ve ortaklaşa bir şeyler yapmaya başladık.

Film yaparken ilerki aşamalarda gereken desteği bulamayınca Almanya’ya döndük.

Fakat bizim için Kıbrıs ilham konusunda çok zengin bir yer ve işlenebilecek birçok hikayeye sahip.

Biz bu hikayeleri evrensel boyuta taşıyan fikirler üzerine yoğunlaştık. Kamil ile birlikte Gomşu filmini yaptık.

Ben ören yerleri ve viraneleri seviyorum. Kıbrıs bunlarla dolu. Bu ülke nasıl ayrılmışsa yaşadığım şehir Berlin de aynen böyleydi. Kıbrıs’ta kendimden bir şeyler buldum.

‘GOMŞU’

Sholeh: Sonra burda Kıbrıs’ın bir geleneğini öğreniyorum ve bundan çok etkileniyorum. Bu geleneksel örf ve
adetin hikayesi şöyle; Komşusunu veya akrabasını ziyarete giden kişi veya kişiler ev sahibini evde
bulamadıkları zaman ‘geldik ama sizi bulamadık manasına gelen’ kapısına bir çiçek bırakırlardı. Biz
bunu Filistin’de de duyduk.

Gomşu filminin geçtiği sokak ve ev savaş esnasında Mağusa’da Rumlar tarafından terkedilmiş bir yer.

Buradaki ev yaşanmışlıkları ile karakteristikti. Geride bırakılan kitaplar ve resimler vardı. Karşılaştığımız bu
manzara karşısında çok duygulu anlar yaşadık. Filmimizde mekanı değişikliğe uğratmadan kullanmak istedik.

Kıbrıs’ın yakın tarihini anlatan tüm hikayeler eril düşünce yapısının olduğu askerler ve silahlı çatışmalar üzerine idi.

Biz bu hikayeyi bir kadının açısından anlattık. Dolayısı ile filmimizin feminist bir duruşu var.

Filmdeki Kıbrıslı kadını, geçen yıl vefat eden Şenay Aktuğ ablamız oynadı ve bu bizim için çok anlamlıydı.

Şenay ablamız Baf’tan göç etmişti. Filmde kullandığımız şarkı ‘ToYasemi’ iki toplumda ortak söylenen bir Kıbrıs şarkısıdır.

Hasret ve özlemi anlatan bu şarkı, filmimizde komşusunu savaştan ötürü kaybetmiş Kıbrıs kadınının duygularını yansıtıyor. Bu film ile Kamil, 2013 yılında Kıbrıs’ın güneyindeki ki uluslararası kısa film festivaline seçilen ve ödül alan ilk Kıbrıslı Türk oldu. 2014 yılında Avrupa Birliğine son katılan doğu ülkelerini tesilen ‘Uluslararası Oberhausen Kısa Film Festivali’ tarafından Goethe-Institut, Washington’da organize edilen ’13 Ülke, 13 Film’ gösteriminde Gomşu filmi ile Kıbrıs’ı temsil ettik.

Kamil Saldun

Kamil: Kıbrıs’ta savaş sonrası dinlediğimiz hikayeler toplumumuz için normalize olmuş durumda.

Sanki yakın tarihimizde hiç bir acı yaşamamış ve duyguları körelmiş bir toplum gözlüyoruz.

Limasol’da yer alan film festivalinde Gomşu filmini izleyen kitle vurguladığımız konudan çok etkilendi.

Bu duygusal tepkilerden yaptığımız işin ne kadar önemli olduğunu anladık ve normalize edilen hikayelerin etkisinin toplumsal bir travma olarak kalmaya nasıl devam ettiğini görmüş olduk. Kıbrıs’ın hem güney, hem kuzeyinde medyanın odaklandığı konular çok farklı yönlerde. Gomşu insanlara yakın tarihimizde yaşadığımız ortak acıları hatırlatan bir eser. Sholeh ile bunun toplum için uyandırıcı bir etken olduğunu düşünüyoruz. İnsanlar uyanıp desinler ki ‘Biz aynı havayı soluyor, aynı denizi kullanıyor, aynı acıları yaşıyoruz.’

Sholeh: Bu filmi 2013 yılında düşük bütçelerle birkaç kişi ile yaptık. Ben, Kamil, Şenay abla, görüntü yönetmenimiz

Arınç Arısoy ve Fadi Hijaz. Kuzey Kıbrıs’ta film yapımlarına kurumsal bir destek olmadığı için geçen yıla kadar üç-dört kişi ile gerilla film yapmaya devam ettik. Yaptığımız filmler ile izleyenlerden pozitif dönütler aldık ve bu bizi çok motive etti.

Sholeh Zahrai

FİLİM FESTİVALLERİ YOLCULUKLARI

Sholeh: Cannes, Berlinale, Venice Film festivali dünyanın en önemli filim festivallerinden bazılarıdır. Ben Almanya’da yer alan Berlinale Yetenekleri’ne (Berlinale Talents) katıldım.

Onlar yeni yetenekler ile tanışmak istiyorlar. Bu festival bir nevi kendi alanında yetenekli insanları bir araya getirmeye çalışıyor. Yaptığınız işin ne kadar orijinal olduğuna bakıyorlar ve festival sonrasında size imkanlar sunmaya başlıyorlar. Yaptığımız filmlerden dolayı bizi seçtiler.

Birçok film festivalinde ‘Pitching (Sunum)’ denen özel bir dal var.

Oraya projenizin herhangi bir aşamasında başvurabilirsiniz. Bu film dünyasında yaygın bir süreçtir.

Kapı çalmak dünyanın en zor işidir. Eğer sizde potansiyel görürlerse orada size projenizi sunma imkanı verirler.

Berlinale Film Festivali de bizi birkaç Pitching platformuna yönlendirdi.

Yeni projeleri keşfetmek için oraya bir sürü film yapımcısı geliyor.

KIBRIS’IN HOMOFOBI HAKKINDAKİ İLK VE TEK KURMACA FİLMİ THE HUNT(AV) İLE GELEN ÖDÜL

2017’de Portekiz’de ki festivale The Hunt (Av) ile ön yapım aşamasında başvurduk ve sunum sonrasında ödül
aldık. Biz bu projenin başarılı olacağına inanıyoruz dediler ve orada uzun metraj teklifi aldık.

Bu filmi uzun metraja taşımayı düşünüyor musunuz?

Evet. Fakat şu anda hali hazırda bitmiş bir kısa filmimiz var. Meşguliyetimiz o noktadadır.

The Hunt (Av) filmi ile 2020’de başlayacak uluslararası film festivallerindeki gösterimler için çalışacağız.

Kıbrıs’taki ilk gösterimimiz 2020’de Kıbrıs Uluslararası Kısa Film Festivali’nde Ekim ayında Limasol da olacak.

STELIOS VAKFI İKİ TOPLUMLU ÖDÜLÜ

Yeni filmimiz The Hunt (Av) da elli kişi sadece sette çalıştı. Gönüllü insanlar hariç, set dışında çalışanlarla toplamda yetmiş kişiyi bir araya getirdik. Film genellikle Lefkoşa’nın güneyinde ki ormanlık bölgede çekildi. Stelios Vakfı’da sadece bir Rum bir Türk değil, iki toplumdan elli kişi bir araya gelince çok etkilendiler ve projemizi ödüllendirdiler. Film evrensel bir konuya dokunuyor.

Ataerkillik ve homofobiyi anlatan iki toplumlu bir çalışma. Bu konuyu derinlemesine araştırmak ve filmini yapmak için desteğe ihtiyacımız vardı. Filmimize bütçe bulmak için düzenlediğimiz fon kampanyalarının ardından

‘Stelios Vakfı İki Toplumlu Ödülü’ne başvurduk. Oradan ödül almamız bize büyük bir katkı oldu.

Kamera önünde usta oyuncu Ali Düşenkalkar ile Erdoğan Kavaz, yardımcı oyuncular Andreas Orphanides, Barış Refikoğlu, Elmaziye Derviş, Yaşar Karaca ve sevimli köpeğimiz Harisson filmimizin hikayesindeki karakterlere hayat verdiler.

Kendilerini işlerine adamış oyuncularla çalıştığımız için ayrıca çok minnettarız.

Kıbrıs’ın güneyinde küçük de olsa bir film endüstrisi mevcuttur. Uzun ve kısa metraj film yapan başarılı arkadaşlarımız var.

Duymuşsunuzdur, Kıbrıs’ta iki film çok ses getirdi. Smuggling Hendrix(2018), sınırların absürtlüğü hakkında

ve Pause(2018) baskıcı bir evlilik hakkında feminist bir film. Kıbrıs’ta deneyim kazanmak için biz bu büyük ekiplerle film

setlerinde çalıştık. Kıbrıs Cumhuriyeti film sektöründe bebek adımlarla büyüyor. Kuzey Kıbrıs’ta film sektörü maalesef hiç yok.

KUİR VE AV

The Hunt (Av), Berlin’de Kuir konular içeren bir film festivali olan Xposed’da proje ödülü, Amerika’da Beverly Hills senaryo ödülü ve Portekiz’de ki film festivalinde senaryo ödülünü aldı. Bu film için eşcinsel Kıbrıslı erkekler ile, psikologlarla, eşcinsel aileleri ile, avcılarla, hayvan hakları aktivistler ile görüştük. Avcıları gözlemledik, onların doğa ve köpekleri ile olan ilişkileri, maskülen ortamlar ve anne baba ilişkilerini araştırdık. Kıbrıs’taki Kuir toplumun ve ailelerinin içinde olduğu durumu doğru şekilde kaleme alıp bir film yapmak için çalıştık.

Bu bir nevi doktora tezimiz oldu. Filmimizde herkes kendinden bir parça bulacak.

ATAERKİL YAPI VE EŞCİNSELLİK

Sholeh: Biz vermek istediğimiz mesajı zıtlıkları kullanarak ortaya koyduk. Ataerkillik yalnızca Kıbrıs’ta
değil başka coğrafyalarda da vardır. Eşcinsellik ataerkilliğin en büyük düşmanı olarak algılanmaktadır.
Dünyadaki kötülüklerin hepsi ataerkillikten dolayı geliyor. Intersectionality (kesişimsellik) diye bir yaklaşım var.

Sadece kadın hakları değil, hayvan hakları, çocuk hakları, insan hakları vs. bunların hepsi birbirlerine bağlı hareketlerdir.

Eşcinsel hakları sadece eşcinselleri ilgilendirmez. Hepimizi ilgilendirir. Çocuk ve hayvan istismarıda bizleri ilgilendiriyor.

Burada ki ana sözümüz tüm zulümler birbirine bağlıdır. Audre Lorde’nin dediği gibi ‘Tek boyutlu mücadele diye bir şey yoktur, çünkü tek boyutlu hayatlar yaşamıyoruz.’ Umarız filmimizde bunu aktarabildik.

The Hunt Ekibi

Sizi zorlayan duygusal ortamlar oldu mu?

Kamil: Eşçinsel aileleri ile konuşurken; hikayelerde çok ciddi hayati konular geçti. Bir çoğu çok şiddetliydi. En yakınınız olan aileniz bile çok acımasız olabilir. Insanları dinledik ve birçok psikologla danıştık.

Bu bize hikayemizdeki karakterleri yaratmak için çok yardımcı oldu. Yüzleşmelerde yaşanan travma süreci nasıl geçer, insanlar ne tepkiler gösterebilir? Bu süreçleri tabi ki ancak yaşayan anlar. Filmimizde gerçek bir hikaye var.

Bu projeyi anlatırken de duygusal şeyler yaşadık. Portekiz’deki sunumumuzda insanlar gelip bizi buldular ve teşekkür ettiler.

Çok yakın zamanda eşcinsel bir yönetmen arkadaşımızla filmi izleyip yorum yapması için paylaştık.

The Hunt (Av)’ı izledikten sonra en büyük korkusuyla yüzleşmesi ile ondan kurtulduğunu dile getirdi.

Bu bizim için çok değerli ve duygusal bir dönüt oldu. Filmin hem yapım öncesi hem de çekimleri esnasında zor şartlar altında çalışmanın getirdiği bir mücadele sürecini atlattık. Bu aşamadan sonra duygusal ortamların ne derecede olacağını izleyicilere filmimizi paylaştığımız zaman göreceğiz. Umarız filmimizi izlemek için insanlar bir araya gelir ve duygularını paylaşır.

Yetersiz devlet politikasına vurgu

Sorunların çözümü sadece cinsel kimlikle ilgili yasa yaratmak değil.

Okullarda geleneksel çekirdek aileyi oluşturan cinsel kimliklerin dışında öğretilen bilgiler yok.
Cinsiyet eğitim yok. Yasasını yapıyorsunuz ve onaylıyorsunuz ama siz devlet olarak bunun arkasında mısınız?

Olağan durumu sanatsal bir yönde göstermek ve sağlıklı tartışma ortamları yaratmak için bu filmi yaptık.

Ulusal ve uluslararası film festivallerindeki gösterimlerin ardından izleyemeyenler için Kıbrıs prömiyerinden sonra tüm adada gösterim etkinliklerimiz olacak. Gösterim ile ilgili davetlere açığız.

Başarı hakkında

Yaptığınız işte tutku çok önemli bir şeydir. Bir konunun üzerine eğilmek riskli ve cesaret isteyen bir şey. Sizi başarıya götüren ilk adım cesarettir.

Ne yaparsanız yapın insanlarla köprü kurabiliyorsanız başarıya giden yolu bulabildiniz demektir.

Siz kendi özgün sesinizi bulduğunuz zaman ve çevrenize konuştuğunuz, onların yüreklerine
dokunduğunuz zaman bu olur.

Yazılı, işitsel yada görsel medyanın ana sayfalarında başarıyı temsil eden bir çok konu vardır. Genelde sanatsal çalışmalarla ilgili haberler gazetelerin orta ya da sonrasında gelen sayfalarda görülür.

Başarılı olmak nedir? Toplum veya aile tarafından onaylanmak mıdır? Herkese göre başarının tanımı farklı.

Dünyanın çeşitli yerlerinden filmimize bütçe bulmak için oluşturduğumuz fon kampanyasını destekleyen

bize inanan yüz kişiye yakın insanın desteğini aldık. Bazı dernek ve yabancı elçiliklerin katkıları oldu.

Ülkemiz sanatçıları projemize sanat eserleri ile katkılar koydular.

Bizim için başarı, yaptığımız işin değer görmesidir.

Söyleşi: Şirin Gazi

Voice Türkçe Haberler

Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı