FeaturedKIBRISVOİ Özel Haber

‘Gerilim, bölünmeyi meşrulaştırmak isteyenler için uygun’

Siyaset bilimci-enternasyonalist Todoros Çikas diyalog, müzakere ve arabuluculuk ihtiyacını vurguluyor

Eleni Konstantinu

Siyaset bilimci-enternasyonalist Todoros Çikas, Ege’nin statüsü konusunda sadece Türkiye ile kapsamlı bir anlaşma veya Lahey Uluslararası Adalet Divanı’nın bir kararı ile Yunanistan’ın haklarının tam ve nihayet güvence altına alınacağını tahmin ediyor.

Çikas, Voice of the Island’a verdiği ilginç bir röportajda, diplomasinin nasıl iki ülke arasındaki ve dolayısıyla daha geniş bir bölgedeki gerilimlerin yerini alması gerektiğini analiz ediyor. Ayrıca, Kıbrıs Rum liderliğinin müzakerelerin yeniden başlamasına ve Kıbrıs sorununun Guterres Çerçevesine dayalı olarak çözümüne ilişkin net bir açıklamaya hazır olması gerekmekte olduğunu vurguluyor.

MEB’ler ulusal egemenlik bölgeleri değildir. Kıyı devletlerinin ekonomik kullanım haklarına sahip olduğu uluslararası sulardır. Bugün Ege’de ve Doğu Akdeniz’in yakın kesimlerinde MEB yoktur. Bir devlet tarafından tek taraflı olarak da atanamazlar. Kıyı ülkeleri arasında anlaşma gerekiyor, bu durumda ise Yunanistan ve Türkiye arasında.

Yunan-Türk diyaloğunun bir savunucususunuz. Bugün işlerin gelmiş olduğu yerde diplomasi ne yapabilir?

Şimdiye kadar anlamlı diyalog eksikliği bizi çatışmadan bir adım önceye getirdi. Diyalog, müzakere, arabuluculuk, yalnızca kabul edilebilir değil, uluslararası sorunları çözen yöntemlerdir. Yunan-Türk ihtilaflarından çok daha karmaşık sorunları çözmüş yöntemlerdir. “Hareketsizlik Okulundan” gelen, Yunan-Türk ilişkilerinde bilinen itirazların üstesinden gelinmesi gerekiyor.

Birçoğu genel hedefin şu olması gerektiğine inanıyor: Türkiye’nin tutumunu reddetmek, onu kınamak, yaptırım talep etmek, sorunları çözümsüz bırakmak. Sadece Türkiye ile Ege’nin statüsü konusunda kapsamlı bir anlaşma veya Lahey Uluslararası Adalet Divanı’nın bir kararı ile Yunanistan’ın haklarının tam ve nihayet güvence altına alınacağını unutuyorlar. Diyalog olsun diye diyalog değil. Zamanı harcamak için değil. Gösteri için değil. Ancak çözülmemiş sorunları çözmek için. Prosedürel numaralar, sağlam olmayan argümanlar, taktik oyunlar çoktan herhangi “faydalılıklarını” tüketmiş durumda.

Ancak, bir tarafın iddia ettiği gibi Türkiye’nin provokasyonu ve diğer tarafın iddia ettiği gibi Yunanistan ve Kıbrıs’ın keyfi hareketleri gelişmeleri ne ölçüde belirleyebilir?

Bu tartışmada her iki taraf da kesinlikle haklı olduğunu iddia ederken, diğer tarafın her zaman kışkırtıcı ve yanlış olduğunu iddia ediyor.

Yunanistan-Kıbrıs ve Türkiye “sıfır toplamlı oyun” mantığından, yani biri kazandığında diğeri kaybedecek mantığından vaz geçmeli. Tüm tarafların çıkarlarına hizmet edebilecek çözümler bulmanın mümkün olduğu inancını oluşturmak önemlidir.

Türkiye’nin agresif bir retoriği ve taktiği var, çünkü o olmadan bölgede enerji meseleleri konusunda hiçbir anlaşmanın olamayacağını açıkça belirtmek istiyor. Bazen kabul edilemez olan şiddet veya şiddet tehdidini kullanıyor. Yine de bir sorun çıkarmak niyetinde görünmüyor. Ancak bir “kaza” asla göz ardı edilemez ve böyle bir şeyden her şekilde kaçınılmalıdır.

Yunanistan ile Türkiye arasındaki herhangi bir gerilimin Kıbrıs’ta olumsuz sonuçlar yaratıyor. Türkiye adada ağır teçhizatlı asker bulunduruyor ve bu açıdan daha avantajlı bir durumdadır. Gerginlik adaya da aktarılabilir. Atmosferin olumsuz olacağından, Kıbrıs sorunuyla ilgili görüşmeler uzun süre iptal edilecek. Bu, bölünmeyi sürdürmek ve meşrulaştırmak isteyenler için uygundur. Yeniden birleşmiş bir Kıbrıs isteyenler için değil. Kıbrıs sorunu çözülmedikçe, Kıbrıs açıklarındaki Türk sondajı sorunu devam edecek. Çünkü Kıbrıs ile Türkiye arasında iki ülke anlaşamadığı için MEB yok. Güvenli yol, Kıbrıs sorununa- elbette uzlaşmacı- bir çözüm bulmaktır. Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler arasında halihazırda üzerinde anlaşmaya varılan siyasi eşitlik ilkesine dayanarak İki Bölgeli İki Toplumlu Federasyon.

Bölgede bir hareketliliğin gerilimi azaltma ihtimali var mı?

Görünüşe göre bir miktar azalma var. Gerilimi sona erdirmek her zaman olumlu bir şeydir. Kalan Yunanistan ve Türkiye savaş gemileri de bir an önce ayrılmalı.

Önemli olan sadece krizleri önlemek değildir. Bu da bir şey. Tabii ki gerekli. Ama kriz bittiğinde var olan sorunları unutmayalım, halının altına saklamayalım. Onları çözmeye çalışalım.

Güçlü retoriğe rağmen, neyse ki bu dönem boyunca paralel iletişim kanalları vardı. Esas olarak üçüncü ülkelerin arabuluculuğu yoluyla. Türkiye yeniden gerginliğe neden olacak eylemlerden kaçınmalı ve Yunanistan da müzakerelerin iptaline bahane verecek hamlelerden kaçınmalıdır.

AB de dahil olmak üzere uluslararası toplum- sözde Yunanistan ve Kıbrıs’ı destekliyor. Fakat bu pratikte nasıl gerçekleşiyor?

Avrupa Birliği çoğu kez Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yanında yer aldı. Açıklamalarla, resmi duyurularla, yetkili memurların müdahalesiyle. Ayrıca, Türkiye’ye bazı yaptırımlar uygulandı. Sonuç olarak, AB Türkiye tarafından Türkiye’ye ayrımcılık yapmakla suçlanıyor.

Görünüşe göre Fransa AB’yi daha aktif bir duruşa itmek istiyor. Daha da önemlisi ve hepsinden faydalısı, Yunan-Türk müzakerelerinin yeniden başlaması için AB Almanya Başkanlığı’nın arabuluculuğunu buluyorum. Avrupa Konseyi Başkanı Şarl Mişel’in Doğu Akdeniz ülkeleri Konferansı için girişimi de ilgi çekicidir.

BM Genel Sekreteri A. Guterres, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve diğerlerinin bariz desteğiyle, Kıbrıslı Türk liderin seçilmesinin ardından Kıbrıs sorununun çözümünün son aşaması hakkında beş partili bir konferans açıkladı.

Bundan sonrası bizim istediğimizin ne olduğudur. Sürekli olarak AB’den veya diğer uluslararası aktörlerden bir tür destek mi isteyelim? Ama bunların hepsi desteklerini açıkladıktan sonra diyalog ve sorunların çözümünü istemeye başlıyorlar. Hem Rum-Türk ilişkilerinde hem de Kıbrıs sorununda.

Bizden gönülsüzlük gördüklerinde onlar da daha ölçülü oluyor. Ayrıca birçok görüşümüzün doğruluğunu kabul ederken, Türkiye’nin belirli konularda yasal hakları olduğu gerçeğini de göz ardı etmiyorlar. Bütün bunlar kendi rolünü oynuyor.

Kıbrıs, AB’ye katılımının sunduğu diplomatik sermayeyi pervasızca “israf edemez”. Türkiye’nin sondaj konusundaki duruşuyla ilgili şikayetler yeterli değil. Kıbrıs Rum liderliğinin müzakerelerin yeniden başlamasına ve Kıbrıs sorununun Guterres Çerçevesine dayalı olarak çözümüne ilişkin net bir açıklamaya hazır olması gerekmektedir.

MEB’ler ulusal egemenlik bölgeleri değildir

Hakim olan izlenim, Ege’nin sadece bir Yunan denizi olduğudur. Ama aynı zamanda uluslararası sular ve yüzde olarak da Türkiye denizidir. Öyleyse herhangi tek taraflı eylemler, nereden gelirlerse gelsin, zaten kötü olan iklimi şiddetlendirmiyor mu?

Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin “tek taraflı” hamleler yaptığını düşünüyor. Mısır ve İsrail ile iş birliği yaparak, onu Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarından yararlanmakta dışarda tutmaya çalıştığını düşünüyor. Ayrıca, su altı araştırmalarına kendi kendilerine başlayan Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türkleri dışladığını düşünüyor. Aynı zamanda, Kıbrıs Rum tarafının Kıbrıs Türk toplumunun federal bir Kıbrıs hükümetine katılımını sağlayacak bir Kıbrıs sorunu çözümünü kabul etmediğini söylüyor.

MEB’ler ulusal egemenlik bölgeleri değildir. Kıyı devletlerinin ekonomik kullanım haklarına sahip olduğu uluslararası sulardır. Bugün Ege’de ve Doğu Akdeniz’in yakın kesimlerinde MEB yoktur. Bir devlet tarafından tek taraflı olarak da atanamazlar.

Kıyı ülkeleri arasında anlaşma gerekiyor, bu durumda ise Yunanistan ve Türkiye arasında. Aksi takdirde, tek yol Lahey Uluslararası Adalet Divanı’na ortak temyiz başvurusunda bulunmaktır. Orada, diğer sorunlara çözüm olacak Ege’nin başka sorunlarından bazılarının da ele alınması gerekecek.

En iyi çözüm, Kıbrıs sorununun çözümü ile bağlantılı olarak MEB’lerin ortak tanımlanması üzerine bir Doğu Akdeniz Paydaşları Konferansına katılmamız ve gereksiz gerilimlere katkıda bulunmaktan kaçınmamız olacaktır.

Kıbrıs’ın Türkiye’nin Avrupa perspektifini dışlama / sona erdirme tehdidinin ne faydası var? Ankara’nın şu anda AB’ye katılmakta ilgili olmadığı gerçeğini göz önüne alındığında?

Hizmet etmiyor. Sorunları çözme olasılığının yok olması gibi ciddi bir olasılık ortaya çıkarıyor. Türkiye’nin herhangi bir Avrupa perspektifinden nihai olarak uzaklaştırılması, Kıbrıs, Yunanistan ve daha geniş bölge için büyük bir tehdittir.

Tayyip Erdoğan iktidarının ilk 14 yılı, hem Türk-Yunan ilişkileri hem Kıbrıs sorunu, hem de demokratik kalkınma, bireysel ve azınlık hakları açısından Türkiye içinde en sorunsuz ve verimli yıllar oldu. Negatif trend ne zaman başladı? Dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozi, Almanya Başbakanı Merkel’in iç siyasi çıkarlara gösterdiği hoşgörü ile Türkiye’nin AB’ye girme ihtimali olmadığını açıkladığında.

1999’da Helsinki’de yapılan AB Zirvesi’nin anlaşmasıyla yeni bir dönem açılmıştı. O zaman Türkiye, AB adaylığını öne çıkarmakla yakından ilgileniyordu, Yunanistan ise Kıbrıs’ın katılımıyla. Türkiye, AB üye devletleriyle (Yunanistan gibi) “sınır ve diğer” anlaşmazlıklarını net bir zaman çizelgesi ile müzakereler yoluyla çözmeyi taahhüt etmişti. Bu başarılı olmasaydı, Türkiye, bunların çözümlenmesi için Lahey Uluslararası Adalet Divanı’na başvurma sorumluluğuna sahipti.

Türk-Yunan ilişkilerinin düzenlenmesi ve Kıbrıs sorununun çözümü doğrultusunda ikinci bir “Helsinki” kolaylaştırıcı olacaktır. Yani, Türkiye’nin Avrupa perspektifinin dışlanması değil, tam tersi. AB-Türkiye ilişkilerini yeni bir temelde yeniden kurma süreci. Gelecekte tam entegrasyon olasılığını ortadan kaldırmayacak, ayrıcalıklı, gelişmiş bir “özel ilişki” olabilir.

Voice of the Island 2020

Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı