FeaturedKIBRISVOİ Özel Haber

‘Daha farklı bir ortaklık için kafa yormanın zamanıdır’

Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, Voice Of The Island’ın sorularını yanıtladı…

Tünay MERTEKCİ

Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay gazetemizin sorularını yanıtladı. Dışişleri Bakanı olduğu günden itibaren gerçekleştirdiği temasları ve yaptıklarını gazetemize anlatan Kudret Özersay, “Kıbrıs Türkünü uluslararası platformlarda görünür kılma hedefiyle göreve geldik” şeklinde konuştu. Kıbrıs sorunu hakkında da açıklamalarda bulunan Özersay, “Bence Sayın Akıncı hakikaten bir çözüm olabilsin diye samimi ve içten, çok yoğun bir çaba ortaya koymuştur. Ancak bir kez daha gördük ki sadece Kıbrıs Türkünün istemesiyle çözüm olmuyor” dedi. Federasyondan ayrı olarak işbirliğine dayalı bir ortaklığın konuşulması gerektiğine dikkat çeken Özersay, bunun Halkın Partisi’nin ve kendisinin şahsi fikri olduğunu vurguladı ve “Bugün Kıbrıs’ta içinde bulunduğumuz şartlar, aslında paylaşmayı mümkün kılacak şartlar değil. Ya birileri çıkacak, diyecek ki; bu şartları değişiyorum, şartları eşitliyorum. Bunu derse, federal ortaklık daha kolay olur o zaman. Eğer bu şartlar değişmezse, dediğim gibi güven olmadığı için, bu şartlar olduğu için, federal bir kültür bulunmadığı için ve paylaşmaya Kıbrıslı Rumların hazır olmadığı için bence daha farklı bir ortaklık için kafa yormanın zamanıdır” dedi.

Özersay: Uluslararası örgütlerle çeşitli temaslarımız oldu

Dışişleri Bakanı olarak göreve geldiğiniz günden itibaren yaptığınız temaslardan, işlerden söz edebilir misiniz?

“Kendimize bir hedef koymuştuk. Kıbrıs Türkünü çok farklı uluslararası platformlarda görünür kılma hedefi koymuştuk. Sadece ara bölgede Kıbrıslı Rumlar ile görüşen ve dünyayla teması onunla sınırla olan bir halk olmaktan çıkıp kurumlarımızla birlikte görünür olmak, Kıbrıs Türkünün hassasiyetlerini, taleplerini, beklentilerini uluslararası topluma doğru aktarmaktı hedefimiz. Bu yüzden hem bazı uluslararası örgütlerle ki teker teker söylemek gerekirse; Birleşmiş Milletler, Ekonomik İş Birliği Teşkilatı ve İslam İş Birliği Teşkilatı gibi 3 tane farklı uluslararası örgütle çeşitli temaslarımız oldu. Bunun içerisinde özellikle Ekonomik İş Birliği Teşkilatı ve İslam İş Birliği Teşkilatı’nda üye devletlerin dış işleri bakanları senede 1-2 defa bir araya geliyorlar. Dışişleri bakanları düzeyindeki bütün toplantılara katıldım. Hatta o dışişleri bakanlarının bir kısmıyla da kişisel ilişkilerimiz de gelişmeye başladı. Bu önemliydi. Yani biz tam üye olmasak bile bu iki uluslararası örgüttü, gözlemci üye olarak varlığımızı gösterdik. Geçmişte çok fazla özen gösterilmedi, bu toplantılara katılma konusunda. Biz düzenli biçimde katılıp oralarda görüşlerimizi ortaya koyduk. BM’de de daha önce aslında bu düzeyde olmazdı ama genel sekreter yardımcısı düzeyinde ikişer kez Guetterres’in iki yardımcısıyla, biri siyasi işlerden sorumlu yardımcı, biri de uluslararası barış güçlerinden sorumlu genel sekreter yardımcılarıyla ayrı ayrı görüşmeler, temaslar yaptım. Uluslararası örgütlerin dışında bir de bazı devletlerin temsilcileriyle, diplomatlarıyla görüşmeler yaptık. Kıbrıs’ta büyükelçisi bulunanların büyükelçileriyle görüştük. Örneğin New York’ta ABD’nin, Almanya’nın, Rusya’nın, Güvenlik Konseyi’nin dönem başkanı olan ülkelerin, üyesi olan ülkelerin diplomatlarıyla, büyükelçileriyle de oralarda temasımız oldu. Mesela Bangladeş’teki toplantıya katıldığımda oraya da ziyaretçi olarak katılan Kanada Dışişleri Bakanı ile de tanışma ve konuşma imkanım oldu. Yani uluslararası örgütler, diğer devletler artı devlet dışı aktörlerle de temaslarımız oldu. Biliyorsunuz göreve geldikten hemen sonra, hatta kamuoyunda tartışma konusu da olmuştu, bazı doğal gaz şirketleriyle uluslararası temaslarımız olmuştu yurt dışında. İtalya’ya bir ziyaretimiz söz konusu olmuştu göreve gelir gelmez. Yani biz ayırmaksızın uluslararası temaslar yaptık. Mesela ABD’nin dışişleri bakan yardımcısıyla ABD Dışişler Bakanlığı’nda bir görüşmemiz oldu. ABD Başkanı Trump’ın özel danışmanı ile bir görüşmem oldu. Bunlar basında yer aldı zaten. Şunu söylemeye çalışıyorum: Hedeflediğimiz şey Kıbrıs Türkünün taleplerini, beklentilerini ve hassasiyetlerini bütün uluslararası aktörlere imkan olan bütün platformlarda aktarmak olduğu için nerede imkan varsa orada mevcudiyetimizi göstermeye çalıştık. Duşanbe, İstanbul, New York, Washington, Londra, bütün bu yerlerde doğrudan temaslarımız oldu.”

“Oturduğunuz yerden açıklamalar yaparak herhangi bir konuyu etkileyemezsiniz”

Önceki dönemlere göre sizin döneminizin en büyük farkı nedir?

“Geçmişte belli bir kişiyle ve belli bir dönemle ilgili olarak söylemiyorum ama daha ziyade Kıbrıs’ta, yani oturduğunuz yerden açıklamalar yaparak herhangi bir konuyu etkilemeniz mümkün değil. Diploması bir karar alma sürecidir. O karar alma sürecinde etkili olan isimler vardır. O doğru isimleri hedef alırsanız, onlarla doğrudan ya da onlara yakın olan isimleri etkilerseniz, bazı yaratıcı fikirleri, sizin fikriniz olarak değil ama birilerine verirseniz, birileri alıp onu başka bir şeye dönüştürür ve etkilersiniz. Diploması bir görüşmeden veya bir konuşmadan ibaret değil, bir süreçtir. Bir fikri ortaya koyarsınız ve pişirmeye çalışırsınız. Tabi bunların yanında artık açık kanallardan da insanlar etkilenir ve kararlar şekillenir. Bu bağlamda mesela sadece yerel medya kuruluşlarına değil aynı zamanda farklı dillerde yayın yapan uluslararası dünyada ciddi anlamda ağırlığı olan medya kuruluşlarıyla da elimizden geldiğince temas kurmaya çalıştık. Bunun içerisinde bütün bilinen basın yayın kuruluşları da yer aldı. Onlara da röportajlar vererek mesela doğal gaz konusunda Kıbrıs Türkünün genel yaklaşımları nedir? Neden bir haksızlık olduğunu düşünür? Bu sorunun nasıl çözüleceğine ilişkin düşüncemiz nedir? Bunları hep aktarmaya çalıştık. Kamu diplomasisi denilen şeyi, medya kuruluşları aracılığıyla da sosyal medya aracılığıyla da kullanmaya gayret gösteriyoruz.”

“Sadece Kıbrıs Türkünün istemesiyle çözüm olmaz”

Mustafa Akıncı’nın cumhurbaşkanı olmasından günümüze kadar gelen sürede Kıbrıs sorununda gelinen aşamayı nasıl değerlendirirsiniz?

“Bence Sayın Akıncı hakikaten bir çözüm olabilsin diye samimi ve içten çok yoğun bir çaba ortaya koymuştur. Ancak bir kez daha gördük ki sadece Kıbrıs Türkünün istemesiyle çözüm olmuyor. Yani ben uluslararası bir Kıbrıs konferansı toplanabilmesi için hatta Rum Liderinin o toplantıya gelmesi için bana göre yapılmaması gereken açılımlar da yaparak o toplantının yapılmasını mümkün kılmıştır. O toplantının yapılmasını Kıbrıs Türkü mümkün kılmıştır. Ama ona rağmen çözüm olmamasının sebebi dediğim gibi sadece bizim, sadece tek bir tarafın istemesiyle bu çözümün olmayacağını artık hepimizin anlaması gerekir 50 seneden sonra. 2017’den itibaren geldiğimiz noktayı konuşacak olursak, ortada bir müzakere süreci yoktur şu anda ve bence aslında bir fırsat penceresi açılmış durumdadır. Yani bu müzakerelerin başarısız olacak olsa bile nasıl isterse devam etsin noktası doğru bir nokta, yaklaşım değildir. Ama müzakerelerin olmadığı dönemde bence herkesin başını iki elinin arasına koyup ‘Ne yapacağız bundan sonra?’ diye bir sorması ve sorgulaması gerekir. Biz o dönemi yaşıyoruz şu anda. Bu dönem içerisinde de gerek Rum tarafında gerekse Kıbrıs Türk tarafında konuların tartışılması ve farklı görüşlerin olması bence sağlıklı bir durumun göstergesidir. Yani sağlıklı bir yere doğru gidiyoruz. Tartışıyoruz diyoruz ya, kötü bir şey mi farklı düşünmek? Hiç değil bence. Kıbrıs sorununun geleceğe dönük olarak nasıl çözülmesi gerektiğindeki ortaya çıkan farklılaşma bence ihtiyacımız olan tartışmanın başladığının göstergesidir. Hepimizin ihtiyacı var buna. Yani Kıbrıslı Rumların da ihtiyacı var Kıbrıslı Türklerin de. Kıbrıslı Rumlar AKEL ile Anastasiadis arasında bu tartışmayı yaşıyorlar şu anda. ‘Sen federasyon diyorsun ama bence sen federasyon önermiyorsun. Ben senin federasyonu gerçekten istediğine inanmıyorum’ diyerek AKEL müzakerelerden çekilmiş durumdadır şu anda. Kıbrıs Türk tarafında da, bizim tek seçeneğimiz federal çözüm mü yoksa başka fikirleri de düşünmemiz ve konuşabilmemiz gerekir mi diye bu iki soru tartışılıyor şu anda. Bence tartışılmalıdır da zaten. Bunlar tartışılırken bir birimizi yaftalama yoluna gitmediğimiz sürece, bence bu tartışmayı yapmamız toplumsal bir anlamda sağlıklı bir şeydir zaten.”

“Paylaşmaya dayalı federal ortaklığa karşı olsaydım, 13 sene müzakeresini yapmazdım”

Bundan sonraki süreçte bizi neler bekliyor?

“Bence bir süre, ki zaten bir süredir yaşıyoruz, bir durağanlık dönemidir. Bunu en iyi nasıl değerlendirebiliriz? Bence iki şey var. Birincisi bu tartışmayı yüzeysel değil daha derin bir biçimde bir öz ortaya koyarak, yani mesela tek bir kelimenin arkasına saklanarak değil. ‘Ne isten? İşte federasyon isterim. Ne isten? Siyasi eşitlik isterim’ yani her şeyden daha farklı bir ortaklık isterim dediğim bir şey var. Halkın Partisi olarak derim bunu. Şahsi görüşüm olarak derim. Ve dediğim şey şudur: Paylaşmaya dayalı federal ortaklığa karşı değilim ben. Karşı olsaydım 13 sene bunun müzakeresini yapmazdım. Ama bugün Kıbrıs’ın içinde bulunduğu şartlara baktığımda, gerçekleşmesini artık çok imkan dahilinde göremiyorum. Ama bunun karşılığında da herkes ne isterse yapsın demiyorum. Başka türlü bir ortaklığı konuşalım diyorum çünkü daha gerçekçi bir ortaklık mümkün görünür. O da işbirliğine dayalı ortaklıktır diyorum. Bu işbirliğine dayalı ortaklık başlar, ondan sonra içerisine başka konular dahil edilir ve güven oluşur iki toplum arasında, oradan zaten paylaşma meselesi de gelir. Belki paylaşmaya dayalı bir federal ortaklığa da girer. Bir siyasi terim kullandığımızda bir birimizi ittiriyoruz, konuşamıyoruz. Rumlarla da, kendi içimizde de. Yaftalamaya dönüşüyor çünkü bu. Çünkü mesela Kıbrıs sorunu 5 yıllık sorun olsaydı, bu tür kelimeler ve tanımlar çok sorun yaratmaz ama 50 yılı aşan bir sorun olduğu için kelimeler, kavramlar, kişilerle, siyasi görüşlerle, partilerle özdeşleşmiş durumdadır diye yarardan ziyade zarar vermeye başladı. Onun için özünü konuşup kavramsallaştırmadan uzak durmamız diye düşünürüm. Bu yüzden bunu tanımlayarak yürümeyi tercih ederim. Yani işbirliğine dayalı ortaklıktan kastım gene bir ortaklıktır. Federal ortaklıkla başka tür ortaklık arasında bir fark var ama ikisi de aslında ortaklıktır. Burada hem ortaklığın içeriği farklıdır hem de kuruluş yöntemi farklıdır. Çünkü federal ortaklığı bugüne kadar biz, ‘ayakkabı, çorap, pantolon, iç çamaşırı, gömlek, kravat, ceket’ hepsi beraber dikeceğiz, onaracağız, bir gece de giyineceğiz, ertesi gün kalktığımızda tam takım giyinmiş kalkacağız gibi bir şeydir kapsamlı çözüm dediğimiz şey. Ben bunu denedim yani. Ben de çok denedim bunu. Ama işbirliğine dayalı ortaklık dediğim şey, aşağıdan yukarı ve kademeli oluşturulabilecek olan bir şeydir. Üşüyor muyum ben? Evet. Her tarafım üşür mü? Evet. Bir defada her tarafımı giydiremeyebilirim, çünkü anlaşamayabilirim hepsinde. Rengi ne olacak, şekli ne olacak papyon mu olacak kravat mı olacak? Anlaşamayabilirim. Ama bilirim ki üşüyorum. Çorapta anlaşıyor muyum? Gel çorapları olsun giyelim. Biliyor muyuz sağlık açısından, yangınlar açısından, su baskınları açısından, elektrik açısından ihtiyaca dayalı bir ortaklık yapmak her iki toplumun da yararınaysa gel bunu yapmaya başlayalım. Zamanı kaybetmeyelim artık. Çünkü 50 senedir o son noktaya geleceğiz diye her şeyi erteledik. ‘Dur da kapsamlı çözüm olacak’ dedik, yapamadık bunu. Gel bir yerden başlayalım, zaten bir başladığımızda, bu adada en büyük eksiklik güven eksikliğidir, biz bir şeyi beraber başardığımız taktirde birbirimize daha fazla güvenebiliriz. Güven öyle kurulabilir. En somut örneği de bakın mesela Kültürel Miras Teknik Komitesi’nin üyeleri arasındaki ilişkiye bir bakın. Ali ile Takis arasındaki ilişkiye bir bakın mesela. Ya da Kayıp Şahıslar Komitesi’nin antropologları arasındaki ilişkiye bir bakın ve onların dokundukları alandaki insanlar arasındaki ilişkiye bakın. Bence güven bu şekilde kurulur. O Yüzden eğer biz bunun içerisine diğer ihtiyaç alanlarını, bir elektriği, suyu, turizmi, telefonu, ekonomiyi koyarsak güven sağlanabilir. O yüzden insanlara hitap eden, insanların cebine bir şey girmesini sağlayacak olan işbirliği modelleri gerçekten güveni yaratacak olan şeydir ve bence bizi ileriye taşıyacak olan odur. Benim söylediğim şey, evrimsel bir yaklaşımdır. Adım adımdır. Kademe kademe bir ortaklığı, aşağıdan yukarıya doğru kurmak mantığına dayanır. Neden mesela diğer modelle ilgili tereddütlerim var? Bir- İki taraf arasında bir birine güven var mı? Hayır yoktur. Güven eksikliği var yani. Burada herkes hem fikirdir. İki- Bu iki toplumun federasyon tecrübesi var mı? Yoktur. Üç senelik bir tecrübesi var. O da nasıl bir federasyondu ve ne kadar yaşadı? Daha ziyade biter bir tecrübe var orada. Üç- BM raporlarında da var. Biz burada hangi siyasi görüşten olursak olalım hepimiz ‘yönetimi ve zenginliği bizimle paylaşmayı sindiremedi içine Kıbrıs Rum Tarafı’ diyoruz kendi aramızda. Bütün bunları madem ki görüyoruz, bunlar bir paylaşmaya dayalı federal ortaklığı ayakta tutacak esas meselelerdir. Bunlar olmasa da ben yine de federasyonu savunurum derseniz, ben şunu sorarım: Bunları oluşturmak için ne yapıyorsun? Bunları oluşturmak için bir şey yapmıyorsan, unsurlarını oluşturmak için bir şey yapmıyorsan ve yapamayacağını görüyorsan, federasyonu savunmak demek, bir çeşit statükoyu savunmaya döner. Olağan durumun devamına döner.”

“Çözüm yapmak için Kıbrıslı Rumları teşvik eden bir şey kalmıyor”

Kıbrıs sorununun çözülmemesinin asıl sebebi nedir? Kıbrıslı Rumlara ne gibi bir çağrıda bulunmak istersiniz?

“Açıkçası ben Kıbrıslı Rumları suçlama üzerinden bir şey söylemek istemem ama şunu bilirim: ben uluslararası ilişkiler okudum, bu alanda eğitimimi yaptım. Hissiyatım şudur: Kıbrıs Rum siyasi liderliğinin ve genel anlamda toplumunun bugün içinde bulunduğu şartlar ve durum her kim olsa onlardan daha farklı davranmazdı herhalde. Eğer empati yapacaksak ben kendimi Kıbrıs Rum Liderliğinin yerine koyduğumda, adanın tamamının yasal hükümeti ben olsaydım, AB’nin tam üyesi ben olsaydım çözüm olmamasına rağmen, Yunanistan AB’ye girmeye çalışan durumunda, Türkiye AB’nin tam üyesi olmuş olsaydı, AB’nin hukuku güneyde askıda olmuş olsaydı, üstelik de doğal gaz güneyinde değil adanın kuzeyinde bulunmuş olsaydı, acaba ben paylaşmaya yanaşır mıydım Kıbrıslı Rumlarla öyle bir durumda? Zannetmiyorum. O yüzden suçlama oyununa girmek istemem. O yüzden bence Kıbrıs’ta paylaşmaya dayalı federal bir ortaklık bu şartları ancak değiştirirsen mümkündür. Gayri adil bir durum var. Birisi; çözüm olmadan da hükümet, çözüm olmadan da AB üyesi. Çözüm olmadan da doğal gazı tek başına çıkarıp kullanabilen konumunda. Çözüm yapmak için nedenleri kalmıyor. Onları teşvik eden bir şey kalmıyor. Bunun içerisine 1974’te göç etmiş olan 160 civarında Kıbrıslı Rum’u ama toplam Rum nüfusu içerisinde ezici dominant bir şey olmuyor. Yani şunu demeye çalışıyorum: Bugün Kıbrıs’ta içinde bulunduğumuz şartlar, aslında paylaşmayı mümkün kılacak şartlar değil. Ya birileri çıkacak diyecek ki bu şartları değişiyorum, şartları eşitliyorum. Bunu derse birisi federal ortaklık daha kolay olur o zaman. Eğer bu şartlar değişmezse dediğim gibi güven olmadığı için, bu şartlar olduğu için, federal bir kültür bulunmadığı için ve paylaşmaya Kıbrıslı Rumlar hazır olmadığı için bence daha farklı bir ortaklık için kafa yormanın zamanıdır. O da yönetimin ve zenginliği paylaşmaya değil, taraflar arasında işbirliğine dayalı bir ortaklık modelidir. Bu da federal bir ortaklık değil, daha farklı bir ortaklıktır. Tekrar vurgulamak istiyorum bunlar benim şahsi fikirlerimdir, Halkın Partisi’nin görüşleridir. Dışişleri Bakanı olarak hükümetin görüşlerini söylemiyorum. Bir somut örnekle kapatmak istiyorum. Şimdi bize ‘şöyle çözün, böyle çözün’ diye akıl verenler var. Avrupa’yı alalım mesela. En yakın örneklerden bir tanesidir karşımızda Avrupa. Birçok kişi Avrupa Birliği’ni bir tür federasyon olarak tanımlar, federasyona giden bir süreç veya bir basamak gerisinde görür federasyonu. Ama nasıl başladı? Bir gece oturdular, bütün bu anlaşmaları yaptılar ve federasyon mu kurdular? Hayır. Kömür çelik işbirliğiyle başladı. Yani Fransa ve Almanya, kömür-çelik alanında bir anlaşma yaptılar, bir örgüt kurdular. Kömür ve çelikte işbirliği yapmaya başladılar. Birbirlerine bağımlı hale geldiler ekonomik olarak sonra başka konular attılar sepetin içerisine. Genişlettiler. Ortak Pazar çıktı karşımıza. Onun üzerine rekabet hukukunu koydular. Adli yardımlaşmayı koydular, vatandaşlığı koydular ve onu daha farklı daha bir entegre olmuş bir ortaklığa doğru taşıdılar. Ama başladıkları yer işbirliğiydi. Yani işbirliğine dayalı bir ortaklıkla başladılar ve onu bugüne taşıdılar. Biz bu kadar yıldır, yarım asır, 50 seneden uzun bir süre günün sonunda ne olacak? Nihai olarak ne olacağını teori olarak konuşmaktan, bugünü yaşamayı kaçırdık. Günü yaşamayı yitirdik. Günü yaşamak istiyorsak bence bir an önce işbirliğine dayalı bir ortaklıkla çıkacağız yola, bunun üzerine işbirliğini becerdiğimiz oranda güven gelecektir kendiliğinden. Bu başka bir tür ortaklığa evrilirse zaman içerisinde itirazım da yoktur.”

(Voice of the Island 2019)

Etiketler

Benzer Haberler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başka Haberler

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı