Herşey birdenbire oldu…

Orhan Veli Kanık diyor ki şiirinde;

Herşey birdenbire oldu.

Birdenbire vurdu gün ışığı yere;

Gökyüzü birdenbire oldu;

Mavi birdenbire.

Herşey birdenbire oldu.

Birdenbire tütmeye başladı duman topraktan.

Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire.

Yemiş birdenbire oldu.

Birdenbire,

Birdenbire;

Herşey birdenbire oldu

Kız birdenbire, oğlan birdenbire;

Yollar, kırlar, kediler, insanlar…

Aşk birdenbire oldu,

Sevinç birdenbire.

Ben de birdenbire  aşk ile düşüp yollara, varmak istedim filmlere konu olan aşka.

Voice of the Island 2018 – Cemal Dermuş

Sabahın erkenden birdenbire uyanıp çiğ kokusuyla düştüğüm yollarda radyoda bir şarkı;

Gün gelir de beni

Unutursun demiştim

Kalbimdeki bu derdi uyutursun demiştim

Ne ben seni unutabildim

Ne bu derdimi uyutabildim

Ne bu gönlümü avutabildim

Unutamam canım

Unutamam seni

Unutamam gülüm

Unutamam…

Gönlümün hüzünleri karışmış, badem çiçekleriyle bezenmiş yemyeşil ormanlara. Yüreğim kabarık, aklım karışık, gidiyorum öylesine…

Birdenbire…

Doğduğum köye büyük bir aşkla bağlı olduğumu bilenler biliyor. Fakat bu kez doğduğum köy dışında hiç gitmediğim baf köylerine doğru gidiyordum. Hedef Poli bölgesindeki köyler olsa da, özellikle bir tanesinde daha çok zaman geçirmek ve o köyü hissetmek , yaşamak istiyordum.

 Yaklaşık 130 kilometrelik yolculuğum sonrasında ilk uğradığım Yalya köyü oldu.

Çocukluğumdan anımsadığım, yafa portakalının çok meşhur olduğuydu. Daha önce hiç gitme şansım olayan Yalya köyünü ilk görünüş itibarıyla beğendiğimi söyleyebilirim. Bir dere yatağının sadece doğu kısmında yapılanmış evler büyük ölçüde bakımlıydı. 1974 sonrası esas sahipleri Kıbrıslı Türkler köylerini terketmek durumunda kaldılar. Fakat bugün oralarda yeni sakinler yaşam sürmekte. Dere yataklarında yafa bahçeleri bakımlıydı. Birileri birşey söyler düşüncesiyle sadece bakmakla yetindim.

Yalya köyünü geride bırakıp Magunda köyüne vardığımda tam bir şok yaşadım diyebilirim. Tabiat ananın yaşam belirtileri dışında insan yaşamı yoktu. Her taraf viranelik.

 İçime çöken büyük bir hüzünle daha fazla orda durmak istemedim ve Poli’ye geçtim. 1974 öncesi karışık bir yerleşim yeri olan Poli’yi hayal ettiğim gibi bulmadığımı söylemek zorundayım.

Doğallıktan uzak adeta bir beton yığını oldu. Nerelerinin Türk mahallesi olduğunu bile ayırt edemeden ayrılıp bir başka Baf köyüne doğru yola koyuldum.

Yaklaştıkça havaya aşk kokuları savrulmaya başladı. Yüreğim kabardı. Bir şarkı mırıldanmaya başladım birdenbire…

İkimiz bir fidanin

Güller açan dalıyız

Sen benimle, ben seninle

Bu hayatı yaşamalıyız…

Köye yaklaştıkça, aşk hikayesinin kahramanları her an karşıma çıkacakmış gibi hissetsem de bunun mümkün olmadığını biliyordum. Köye girişimde, başlarında çobanı olmayan bir keçi sürüsüyle karşılaştım. Çoban yoktu ama ruhunun her an oralarda olduğundan emin olarak köyde dolaşmaya başladım.

 

Büyükçe ve güzel bir köy. Terk edilmişlik evlerin çehrelerine yansımıştı. Dökülen sıvaları, çöken duvarlarıyla yıkılmaya yüz tutmuş evlerin hüzünlü gözleri andıran pencereleri, insanda garip bir ürperti uyandırıyordu. Keçilerin boşlukta çınlayan çan sesleri doğanın ürpertici sessizliğine karışıyordu. Bildiğim 1974 sonrası bir tek aile yaşıyordu. Fakat gözlemlediğim kadarıyla yeni yeni başkaları da yerleşmiş olmalı ki köy daha temiz ve bakımlı duruyordu. Köyde gezinirken gözlerim özellikle birilerini arıyordu. Sanki gözlerimdeki çağrımı duymuşlar gibi aniden yanımda bir araç durdu. Kim olduklarını tahmin etmiş olmama rağmen yine de emin olmak adına sordum.

“Siz Hasan ve Hambou’nun çocukları mısınız?” 

“Yes re” dedi Ezgur Hasan Moustafa. Kardeşine bakarak gülüşmeleri hoşuma gitmese de, evlerine konuk olmak, kısa bir sohbet yapmak ve anne babalarının resimlerine bakmak istediğimi ifade ettim. ” Sorry re gardas, I am very busy. I hope another time” diyerek ayrıldılar.

 Buna çok üzülmeme rağmen moralimi bozmadan havadaki bu büyük aşkın havasını soluyarak aşk ile ilgili yazılanları beynimden geçirdim.

“Onlar bir elmanın iki yarısı gibiydiler. Bir yarısı 2007′ de, diğer yarısı  ise 2014’te bu dünyadan göçtü. Öyküleri Akama dağlarının eteklerinde başlar ve Baf’ın kuzeyinde yüksekçe bir yayla üzerine kurulu  Antroliku köyünde son bulur. Hasan Bey daha küçükken davarları vardı ailesinin. Akama’daki bir Rum ile davarlarını karıştırıp birlikte otlatmaya başlamışlardı Rum’un kızı Hambou ile. Gel zaman git zaman büyümüşler serpilmişlerdi her ikisi de. Ama Hambou Hasan Bey’den biraz da büyüktü. Eee gönül bu ya! Birbirlerine tutuştular. Hasan Bey kızı vermeyeceklerini anlayınca, gaçırdı gızı ve köye getirdi. Rumlar haber alınca büyük tantanalar yaşandı.

Neyse ki sonunda tatlıya bağlandı bu iş ve hayatlarının sonuna kadar hiç ayrılmadılar. Çocukları da oldu galiba 3 veya 4 tane. Ama en önemlisi Hasan Beyin kız kardeşi Meryem de Hambou’nun akrabası olan bir Rum’u sevdi ve o da onunla evlendi. Kısa süre önce Meryem’in kocası da öldü. Şimdi Meryem de güneyde yaşıyor.

Bu büyük aşk ile ilgili hayal ve düşüncelere daldığım anda Pembe Behçetoğulları’nın Hasan Mustafa ile yaptığı röportajda Hasan Mustafa’nın sözlerini kafamda yoğurarak mezarlığa gitmek istedim.

“Cennet de cehennem de burada. Buradadır cennet de cehennem de. Orada yerin altında değil, burada yukardadır. Allaha şükür diyorum. Dağlara bakabiliyorum. Bazen yaşamım bana iyi görünüyor. Bazen de berbat. Cehennemde yaşar gibi… Bugün fakir insan kalmadı. Herkes kebabıyla birasıyla, televizyonuyla, gazinosuyla… Cennet yani. Ötesini ne karıştırırsınız? Gözlerimiz kapandıktan sonra bizleri toprak alacak. Hepimizi, afedersin ama solucanlar yiyecek. Seni de beni de, hepimizi. Yaradana şükrediyorum dünyayı böyle güzel yarattığı için. Kimsenin gücüne gitmesin. Ne Türkün, ne İngilizin, ne de Yunanlının. Hepimiz geçiciyiz! Bu dünyayı bizim olsun diye vermediler. Ödünç verdiler ve bir gün geri alacaklar. Geçiciyiz; geliyor, görüyor ve gidiyoruz. Hani annem nerede? Babam, ninem neredeler? Hepsi mezarda. Toprak oldular. Denktaş da bir gün ölecek. Vasiliu da, Klerides de. Hepimiz bir gün öleceğiz gardaş (re gumbare). Ne milyonlar, ne başka birşey para etmez o zaman. Hayır! Sıramız gelmeye görsün hele!!! (…) Gideceğiz ve yerimize başkaları gelecek. (…) 5 yaşındaydım, 15 oldum, 30 oldum, 50, 55 oldum… 5 yıl daha ömrüm olacak mı? Allah bilir…. Güneş doğar ve batar. Hayır batmaz, döner, anladın mı? Burada gece olur, başka yerde gün başlar. Biz de öyleyiz.. Gelir, görür ve gideriz. Biri ölünce üzülürüz. Sonra da unuturuz. Birbirimize saldırırız; silahlarla, bombalarla. Sen sanıyor musun ki sonsuza kadar yaşayacaksın? Ne demişler, biliyor musun? Bıçakla vurana, bıçakla vururlar. Allah ne demiş? Ne ekersen onu biçersin.”

Biraz dikçe bir yokuşu tırmandıktan sonra Karşımda Antroligu mezarlığı.

İkiye ayrılmış durumda.!

 Büyük bir alan tellenmiş ve gancellili. Antroligu Türk mezarlığı.

Teller ardında yine etrafı çitlenmiş bir mezarlık!

Adı mı?

Birdenbire düştü aklıma.

“Aşk, Özgürlük ve Barış Mezarlığı”…

Antroligu ile ilgili özel yazımızı okumak için tıklayın.

Voice of the Island 2018 – Cemal Dermuş

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here