Federasyonu konuşmadığımız için tıkanıklık oluyor

CTP Milletvekili Doğuş Derya, Kıbrıs sorunu ve kadın hakları konularında önemli açıklamalarda bulundu:

Voice of the Island 2018 – Emine DAVUT YİTMEN

Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Milletvekili Doğuş Derya, Kıbrıs sorunun çözümünde federasyon dışındaki seçeneklerin gerçekçi olmadığını, şu andaki tıkanıklığın federasyon konuşulmadığı için yaşandığını söyledi.

Son günlerde yoğun olarak sürdürülen federasyon – konfederasyon tartışmalarıyla ilgili olarak Derya, Rum Lider Nikos Anastasiadis’in döneminde federal çözümün, “ulusal bir zorunluluk” olarak telaffuz edilmesinin önemine dikkat çekti. Derya, Kıbrıs’ta federasyonun her zaman Türkiye tezi olduğunu anımsatarak, Kıbrıslı Rumların üniter devlet yerine federal devlet kurmayı kabul etmesinin uzun bir süreç aldığını ve bu momentin iyi değerIendirmesi gerektiğini vurguladı.

Adada çözüm için temel güncel motivasyonun doğalgaz olduğunu anlatan Derya, herhangi bir çözüm olmaması halinde Türkiye, Güney Kıbrıs ve AB’nin kendi çıkarları etrafında doğalgazla ilgili bir anlaşmaya varabileceklerini, Kıbrıs Türk toplumunun böyle bir durumun herhangi bir yerinde bulunamayacağı uyarısında bulundu.

“Guterres Çerçevesi müzakere zemini olarak kabul edilmeli”

Derya, Guterres Çerçevesi’nin önemli bir zemin yarattığını, her iki liderin anlaştıkları noktalar dışında, tıkandıkları noktaları formüle ettiğini belirtti. Toplumların, liderlerinden söz konusu çerçevenin bir zemin olarak kabul edildiği ve bu zemin üzerinden müzakereye başlanacağını duymaya ihtiyacı olduğunu ifade eden Derya, bu konuda taraflardan gereken iradeyi göstermeleri gerektiğini kaydetti.

Güvenlik ve Garantiler konusunda ise Derya, 2018 yılında güvenlik meselesinin, sadece askeri güvenlik üzerinden tartışılmasının yanlış olduğunu, günümüz koşullarında güvenlik anlayışının ekonomik işbirlikleri, siyasi istikrar, kültürel yakınlaşmalar üzerinden bina edilmesi gerektiğini söyledi.  Derya, Güney Kıbrıs’ın öne sürdüğü “sıfır asker, sıfır garanti” noktasının, müzakere edilebilir bir nokta olmadığını, Kıbrıslı Türklerin, Güvenlik ve Garantiler konusunda hassasiyeti bulunduğunu hatırlatarak, her iki toplumun kendini güvende hissedeceği yeni bir mekanizma oluşturulmadan, bu sorunun çözümlenmesinin mümkün olmayacağını aktardı.

“İki toplumu etkinlikler reel hale getirilmeli”

İki toplumu etkinliklerin sembolik düzeyden, daha reel bir yere taşınması gerektiğini söyleyen Derya, birlikte etkinlikler yapılmasının önemli olduğunu ancak insanların gündelik yaşamına etki edecek ve  “ihtiyaçlar politikası” ekseninde üretilecek ortaklıklar gerektiğini belirtti.

Derya, Kuzey’de yürütülen kültür ve mekan politikalarının, adanın geçmişini ve tarihini tek tipleştirmeye yönelik olduğunu ifade ederek, “Neden Türkiye kökenlisiyle, Ermeni’siyle, Maronit’iyle, Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türkü’yle daha çoğulcu bir yaşam inşa etmek için bu ülkenin dokusuna uygun işler yapmayalım?” diye sordu.

Adanın her iki tarafındaki kadınların bugün hak ettikleri yerde olmadıklarını belirten Derya,

Güney’de toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili ne yapılacağı konusunda bazı kurumsal düzenlemelerin yapıldığını ve “ulusal eylem planları” çıktığını ancak, bunların yürürlüğe konması için gerekli bütçenin ayrılmadığını, Kuzey’de ise bütçe ayrılmadığı gibi kurumsal mekanizmaların devreye sokulmadığını ve bazı şeylerin olabilmesi için hala daha mücadele vermeleri gerektiğini anlattı.

CTP Milletvekili Doğuş Derya, Voice of the Island’a konuştu:

SORU: Kıbrıs’ta çözüme en çok yaklaştığımız kapsamlı çözüm planı, Annan Planı’ydı. 14 yıl önce yapılan referandum, halen kaçırılmış bir fırsat olarak görülüyor. Siz nasıl değerlendirirsiniz? Böyle bir fırsat yeniden elimize geçer mi?

DERYA: Annan Planı, bütünlüklü bir plan olarak şimdiye kadar hem Kıbrıslı Türklerin hem de Kıbrıslı Rumların müzakere tarihi boyunca ortaya koyduğu talepleri ve hassasiyetleri içeren en kapsamlı paketti. Planın, Rumlar tarafından reddedilmesi, tarihsel bir momentin kaçırılmış olması demektir düşüncesine katılıyorum. Kıbrıslı Rumlar o süreçte Kıbrıslı Türklerin burada verdiği barış mücadelesini, statükoya nasıl karşı çıktığını ve neye rağmen o meydanlarda toplandığını yeterince iyi okuyamadı. Ancak Annan Planı ortadan kalktı diye böyle bir sürecin tekrar gelmeyeceği kanaatinde değilim. Annan Planı sürecinden sonra Sayın Talat ve Sayın Hristofyas’ın arasında bina edilen yakınlaşmaların üzerine, Sayın Anastasiadis ve Sayın Akıncı’nın da çok ciddi yol kat ettiğini gördük. Altı başlıkta ciddi ilerlemeler oldu. O nedenle Mont Pelerin, Cenevre ve Crans Montana gibi süreçler ve konferanslar geldi. Mont Pelerin’de Sayın Akıncı’nın yüzde 29 artıyı kabul ederek, önemli ve cesur bir adım attığını düşünüyorum. Sayın Anastasiadis bu adımı değerlendiremedi.  Türkiye’de 2017 Nisan ayında referandum süreci vardı. Bugün halen devam eden AK Parti ve MHP ittifakı bulunuyordu. MHP ve CHP, Kıbrıs sorunundaki herhangi bir açılımı “ulusal davayı satıyorsunuz” diye kullanabilecek partiler olduğundan dolayı, AK Parti referanduma giderken Kıbrıs sorununda açılım yapmaya çok da cesaret edemiyordu. Aynı yılın Şubat ayında da Güney Kıbrıs’taki Temsilciler Meclisi’nde Enosis Plebisitinin kutlanması kararı alınınca Sayın Akıncı müzakereleri kesti. Bu süreçte Kıbrıslı Rumlar Enosis’in Kıbrıslı Türkler için ne manaya geldiğini çok düşünmediler ve bence stratejik bir hata yaptılar. Bunun sebebi şudur; Kıbrıslı Rumlar için Enosis, tarihsel olarak İngiliz sömürgeciliğine karşı ulusal bir self-determinasyon hareketi manasına geliyor. Oysa Kıbrıslı Türkler için Enosis, yok sayılma, görünmez kılınma ve ortak yurdumuzda varlığımızın silinmesi anlamını taşıyor. Bu iki farklı tarih okuması Şubat 2017’de müzakerelerin durmasına neden oldu.  2017 Şubat ayından Mayıs’a kadar olan süreçte,  müzakereler devam etmediği için konuşulması gereken şeyler de konuşulmadı. Ardından apar topar Crans Montana’ya gidildi. Doğrusunu isterseniz oradan sonuç alıcı bir şey çıkmasını beklemiyorduk çünkü Sayın Anastasiadis, Başkanlık seçimi ile ilgili bir sürece girmişti ve masada cesur adımlar atması çok olası değildi. Ancak özellikle Kuzey’deki basın tarafından bu süreç sanki bir nihai aşamaymış gibi lanse edildi. Sayın Akıncı’nın orada yaşanandan sonra “her şey bitti, bizim kuşağın son denemesiydi” gibi açıklamalarını da doğru bulmadım. Birbirini suçlayıcı dil, toplumların uzun süredir bu müzakere sürecinden dolayı yaşadığı yorgunluğu çoğaltan bir dildir. Orada Guterres Çerçevesi gibi çok önemli bir metin çıktı. Bu çerçevenin değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum çünkü bu çerçeve, Sayın Anastasidis ve Sayın Akıncı’nın anlaştıkları noktalar dışında, tıkandıkları noktaları formüle ederken, gerek asker gerek toprak gerekse siyasi eşitlik konularında ne yapılması gerektiğini söylüyor. Her iki liderden de Guterres Çerçevesi’nin bir zemin olarak kabul edildiği ve güçlü bir iradeyle bu zeminden müzakereye başlanacağını duyamaya ihtiyacımız var. Bu konuda gereken iradeyi görmediğimizi düşünüyorum. Guterres Çerçevesi değerlendirilirse tıkanıklık yaşanan noktaların aşılacağını ve yine Annan Planı’ndaki gibi bütünlüklü bir paketle tarafların uzlaşabileceğini düşünüyorum.

SORU: Annan Planı döneminden farklı olarak, bu kez Güvenlik ve Garantilerin daha ön planda olduğu, diğer konuların da buraya iliştirilmeye çalışıldığı bir müzakere taktiği izlendiği gördük. Bunun öncelikli olarak Rum tarafınca başlatıldığını, Türk tarafının da aynı metodu benimsediğini düşünüyorum. Siz ne dersiniz? Bu kez Güvenlik ve Garantiler fazla abartılarak mı tartışıldı?

DERYA: 2018 yılında güvenlik meselesinin, askeri güvenlik üzerinden tartışılmasının yanlış olduğunu düşünüyorum. 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti kurulurken dünyadaki siyasi koşullar farklı idi. İkinci Dünya Savaşı’nı takiben oluşmuş bu siyasi atmosferde güvenlik, sadece militarist terimlerle tanımlanıyordu. Günümüz koşullarında ise güvenlik anlayışı ekonomik işbirlikleri, siyasi istikrar, kültürel yakınlaşmalar üzerinden bina ediliyor. O yüzden her iki toplumun kendini güvende hissedeceği yeni bir güvenlik mekanizmasına ihtiyacımız var. Bunu yaparken de toplumların karşılıklı hassasiyetlerinin göz önünde bulundurulması lazım. Örneğin, Güney Kıbrıs’ın öne sürdüğü “sıfır asker, sıfır garanti” noktası, müzakere edilebilir bir nokta değil. Kıbrıslı Türklerin, bu konuda haklı hassasiyeti var. Kıbrıslı Rumların da tek taraflı müdahale hakkı ile ilgili haklı hassasiyeti var.

 Bu konuda resmi bir açıklama yapılmadı ama Türkiye’nin Crans Montana’da İttifak Anlaşmalarında olduğu gibi 650’ye 950 gibi asker azaltılmasına yakın olduğu ve bunu kabul ettiği söyleniyor. Bunun değerlendirilmesi lazım. Sıfır asker, sıfır garanti bu aşamada kabul edilebilir bir şey değil. Aynı şekilde tek taraflı müdahale hakkının da kalkması gerekiyor. Bunların aşılamayacak meseleler olduğunu düşünmüyorum. Bence daha önemli olan bir şey var; o da sürdürülebilir barışı mümkün kılmak için toplumların en az zayiatla bir çözüm sürecine girmesi. Mesela toprak meselesinde insanların mümkün olduğunca yerinden edilmemesi…

Guterres Çerçevesi bu açıdan da iyi bir zemin sunuyor. Değişime tabi yerlerde yani Rum malında ikamet eden Kıbrıslı Türklerin ilk söz hakkına sahip olacağı belirtiliyor. Aynı şey Güney’de de geçerli. Yani Türk malında oturan Kıbrıslı Rumlar ilk etapta söz hakkına sahip olacaklar. Bu önemli çünkü Annan Planı sürecinde, iade edilecek olan köylerden çıkacak insanların nerelere yerleştirileceği ve bunun finansmanı büyük bir tartışmaydı. İkinci önemli nokta, Türkiye kökenli olan ve 2016’ya kadar KKTC vatandaşlığı almış kişilerin, Birleşik Kıbrıs vatandaşı olabilmesidir. Sayın Anastasiadis bu konuda yapıcı bir adım attı. Daha önce Kıbrıs Rum liderliği, yerleşik diye tabir ettikleri kişilerin geri gönderilmesini istiyordu. Bunları görmek gerek. Biz çoğu zaman kendi fedakârlıklarımız üzerine konuşuyoruz ama Rum toplumdaki değişimin ne olduğunu yeterince göremiyoruz. En önemli nokta da acı reçete olarak telaffuz edilen federal çözümün, Sayın Anastasiadis döneminde bir ulusal zorunluluk olarak telaffuz edilmesidir. Unutmayalım ki Kıbrıs’ta federasyon tarihsel olarak her zaman Türkiye teziydi. Kıbrıslı Rumların, üniter devlet yerine federal devlet kurmayı kabul etmesi uzun bir süreç aldı. Bu değişime saygı ile yaklaşmak ve momenti iyi değerIendirmek gerekir. Aynı şekilde Sayın Anastasiadis’in Kıbrıslı Türklerin barış yapma süreci içinde ne kadar çaba gösterdiğini daha iyi okuması gerekir. Sayın Akıncı, yüzde 60 oy oranıyla seçildi ve Annan Planı’ndaki evet oyu da yüzde 65 civarındadır. Bu güçlü bir iradedir ve saygıyı hak ediyor. Sayın Akıncı’nın da bu iradeyi unutmayıp, ikide bir yol ayrımından söz etmesi veya KKTC ile yolumuza devam ederiz gibi reel politik ile bağdaşmayan açıklamalar yapmasını da çok yanlış buluyorum. Bu açıklamalardan dolayı, Kıbrıs’ın Kuzey’inde milliyetçilik ve faşizm giderek yükseliyor. Bu konuda çok daha sağduyulu konuşmak gerekiyor.

SORU: Bugünlerde federasyon ve konfederasyon tartışmaları alevlendi. Konfederasyon seçeneği gerçekçi bir seçenek midir?

DERYA: Değildir. BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi birçok konunda anlaşamıyor. Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar olarak bizim şansımız, bu beş daimi ülkenin Kıbrıs’ta federal bir çözüm konusunda mutabık olmasıdır. Bu bağlamda BMGK kararlarının değişmesi, imkânsız gibi bir şeydir ancak bu mutabakattan dolayı federasyon mümkündür. Ayrıca şu an bölgesel barış açısından da önemli olan ve birçok ülkenin çıkarlarını ilgilendiren bir doğalgaz meselesi vardır. Mesela Annan Planı döneminde, Kıbrıslı Türkler açısından çözüm motivasyonu serbest dolaşım, serbest ticaret, AB gibi unsurlardı. Şimdi hem Kıbrıslı Türkler hem de Kıbrıslı Rumlar için temel motivasyonlardan biri, doğalgaz dediğimiz ortak zenginliğin Federal Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından kullanılması ve geleceğe bu bağlamda yansıması olmasıdır. Bu, Türkiye ve Yunanistan açısından da motivasyondur.   Doğalgazın en ekonomik şekilde Avrupa’ya taşınması, Türkiye üzerinden gerçekleşebilir. Türkiye’nin bölgesel güç dengesi açısından burayı zorlamak istediğini biliyoruz. Kıbrıslı Türkler, doğalgaz üzerinden özne olabilir. Adada herhangi bir çözüm olmazsa Türkiye, Güney Kıbrıs ve AB kendi çıkarları etrafında doğalgazla ilgili bir anlaşmaya varacaklardır. Biz bunun neresinde olacağız diye sorarsınız, çözüm olmazsa hiçbir yerinde olmayacağız. Kıbrıs Türk toplumu olarak silinip gideceğiz. İnsanlara, konfederasyon ya da KKTC tanıtılacak gibi gerçekçi olmayan yaklaşımlarla doğruyu söylememek, çok dürüst ve ahlaki bir yaklaşım değil. Şu andaki tıkanıklık biz federasyon konuştuğumuz için olmuyor. Tam tersine federasyonu konuşmadığımız için oluyor.

SORU: Yıllardır Kıbrıs sorununa hukuki ve siyasi zemin üzerinde çözüm aranıyor. Toplumların birlikte yaşaması, birbirine tolerans göstermesi yönündeki girişimler ya çok az ya da yapılmıyor. Ne düşünüyorsunuz?

DERYA:  Müzakereler zaten yıllardır elitler düzeyinde yürütülüyor ve toplumsal taban her iki tarafta da müzakere sürecine dâhil edilmiyor. İki toplumu etkinlikler de sembolik düzeyde ilerliyor. Birlikte etkinlikler yapmak önemli ancak insanların ihtiyaçlarına cevap veren işler üretmek gerekiyor. Örneğin, adanın her iki tarafında üretim yapan insanların birlikte üretim yapabilme koşullarının geliştirilmesini sağlamak veya bizi ayrıştıran unsurlar yerine, bizim ortak olduğumuz noktalara odaklanmak. Dil, din olarak faklı olabiliriz fakat Güney’de bir genç ekonomik krizden dolayı işsizlik sorunu yaşarken, Kuzey’de de aynı sorun var. Güney’de de Kuzey’de de kadınlar, aile içi şiddete maruz kalıyor. Bu tip sorunlara birlikte çözüm üretecek ortaklıkların gelişmesi gerekiyor. Bunun üzerinden birlikte daha reel karşılığı olan ve ihtiyaçlar politikası ekseninde işbirlikleri yapılabilir. Mesela niye Kıbrıslı Türk ve Rumların ortak geçmişini görünür kılan veya bu adada yaşanan acılarla yüzleşebileceği bir barış enstitüsü kurulmasın? Niye Türkiye’de, Yunanistan’da barış çalışmaları yapan, toplumsal cinsiyet eşitliği üzerinde çalışan insanlar gelip de buralarda ortak bir üniversite çatısı altında derseler vermesin? Niye bu ülkenin ortak tarihi ile ilgili bilinen resmi söylemlerin dışına çıkan araştırmalar yapılmasın? Ortak kütüphaneler oluşturulmasın? Bir ülkenin kendini nasıl tanımladığı onun belleği ve o belleğin nasıl inşa edildiği ile ilgilidir. Adanın Kuzey’inde yeni bir bellek kurulmaya çalışılıyor. Önceleri Kıbrıslı Türklerin yeterince Türk olmadığı düşünüldüğü için bir Türkleştirme politikası üzerinden gidiliyordu. Şimdi de Türkiye’de adına “restorasyon” denilen ideolojik noktaya paralel olarak Osmanlılaşma üzerinden gidiliyor. Vakıflar Kenti Lefkoşa diye bir proje çıkıyor. Aslında o mekânla alakası olmayan şekilde icatlar yapılıyor ve gecekondu gibi türbeler yapılıyor. Tüm bunlar çok kültürlük değil, kültürü homojenleştirme ve tek tipleştirmedir. Yani burada var olan kültürü dönüştürerek bir bellek icat etmeye çalışmaktır. Neden Türkiye kökenlisiyle, Ermeni’siyle, Maronit’iyle, Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türkü’yle daha çoğulcu bir yaşam inşa etmek için bu ülkenin dokusuna uygun işler yapmayalım?

SORU: BM raporlarında, sivil toplumun ve kadınların barış süreçlerine katılımı yönünde atıflar var. Peki, bizler ne yapıyoruz? Her iki taraf da sivil toplumun ve kadınların süreçlere katılımına istekli değil sanki…

DERYA: Her iki toplum da ataerkil toplumlar. Önceden yerleşmiş önyargılar, toplumsal cinsiyet açsından basmakalıp düşünceler, kadınların bir sürece ne kadar müdahil olacağını etkileyen şeyler. Kadın hareketi güçlü olmadığı zaman, karar alma süreçlerine dâhil olmak açısından da baskı ortaya koyamaz. Adanın Kuzey’inde kadın hareketinin daha aktivist bağlamda yürüdüğünü görüyoruz. Güney’de ise bu durum daha farklı. Aslında kurumsallaşma açısından Kuzey’den daha güçlüler ancak atkivizm açısından Kuzey daha güçlü. Görebildiğim kadarı ile güneydeki kadın örgütlenmelerinin talepleri, “Femocracy” yani bürokrasinin cinsiyet eşitliğine göre düzenlenmesi ekseninde ilerliyor. Kuzeydeki kadın hareketi daha merkez-kaç bir yapıya sahip.

SORU: Kadınların barış süreçlerinde daha etkin rol almaları için pratikte neler yapılabilir?

DERYA: Dünyanın hemen hemen her ülkesinde, kadınların erkeklere nazaran daha çok güvenlik ihtiyacı duyduğunu görüyoruz çünkü toplumsal cinsiyet düzeninden dolayı kadınlar, kendilerini korumaya koşullandırılarak büyüyor. Bir tehdit ve tehlike algısına karşı kulakları daha açık olmak zorunda… Bu durum, kadınların güvende hissetme ihtiyacını artırdığı gibi milliyetçi hareketlere de daha kolay eklenmesine neden oluyor. Dolasıyla kadınların güvende hissedeceği noktalar tesis edilmeli. Kadın şunun cevabını istiyor: Bir çözüm olduğuna, evimi kaybedecek miyim? İş olanakları ve çocuklarımın ülkesinde kalma durumu nasıl olacak? Çocuğum bu ülkede bir yaşam kurabilecek mi? Devletin bana verdiği hizmetler artacak mı? Kısacası hayat gailesi çok baskın… Çünkü gündelik hayatı örgütleyen ve sürdüren daha ziyade kadınlar. Genelleme yapmak istememekle birlikte, bir sosyal grup olarak kadınlar, yaşam kalitesinin artacağını görebileceği noktalara ihtiyaç duyuyor. O nedenle çözümün kadınlara ne getireceğini, her iki tarafın da farklı sosyolojik koşullarda olduğu için farklı farklı noktalarda konuşabilmesi lazım. Güney’de kadınlar Türk askerinden korkuyor. Onların travması 1974. Dolasıyla onların ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, oluşacak devletin bir daha savaşa, bir daha tek taraflı müdahaleye mahal vermeyecek şekilde inşa edilmesidir. Yine empati kurup Güney’deki kız kardeşlerimin gözünden baktığımda, adanın Kuzey’indeki muhafazakârlaşmayı görüyorlar. Bir birleşmenin aşırı tutucu bir İslam akımına yol açabileceğinden korkabiliyorlar. Bunlara dair cevapların üretilmesi gerekiyor. Kuzey’deki kadınların da benzer korkuları var.  

SORU: Adanın her iki tarafındaki kadınlar bugün hak ettikleri yerde mi?

DERYA: Kesinlikle değil. Güney’de AB süreciyle birlikte,  toplumsal cinsiyet eşitliği bağlamında birtakım yasal düzenlemelerin yapıldığını biliyoruz. Ancak orada da bizdeki gibi ataerkil bir ikiyüzlülük var. Toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili ne yapılacağı konusunda ulusal eylem planları çıkıyor ama bunların yürürlüğe konması için yeterli bütçe ayrılmıyor. Reelde kadınların yaşadığı şiddet, ayrımcılık, mobbing vb. meselelerin devam edebildiğini görüyoruz. Kuzey’de ise toplumsal cinsiyet eşitliği sağlamak için hem bütçe ayrılmıyor hem kurumsal mekanizmalar devreye sokulmuyor hem de bazı şeylerin olabilmesi için hala daha çok mücadele vermemiz gerekiyor. Mesela ataerkil bakış o kadar baskın ki, toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili bir yasa getirdiğinizde “dünyanın en önemli meselesi bu muydu” diyorlar. Kadın ve LGBT haklarını bir demokrasi sorunu olarak değil, gereksiz bir mesele olarak görebiliyorlar.

2013-2017 arasındaki süreçte ülkede son 20-25 yıldır yapılmayan birçok yasa yaptık. Bu çalışmalara hep önyargı ve tepki ile yaklaşıldı. Bu yüzden sadece yasa yapım sürecinde değil, toplumsal alanda da ciddi bir kararlılık ve mücadele ortaya koymamız gerekti. Ben şahsen bu tip çalışmaları yaptığım için ve barış kültürünü savunan bir feminist aktivist olduğum için defalarca kamuoyu önünde ciddi saldırılara ve hakaretlere maruz kaldım.   

Mesela Ceza Yasası’nda 44 maddelik bir değişiklik yaptık. 2014’te Ahlaka Aykırı Suçlar bölümünün, Cinsel Nitelikli Suçlar diye değişmesini sağladık. Aynı yılın sonunda, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Dairesi Yasası’nı geçirdik. 2015’te yine Aile Yasası’nda değişiklikler hazırladım ve kadınların soyadını çocuklarına vermesi, nafaka, velayet ve benzeri yasal düzenlemeler yaptık. Kâğıt üstünde birçok noktada demokratikleşti ancak yürürlükte hala ilerleme yok.  Artık uygulama için hükümetlerin devreye girmesi gerekiyor. Şu anda İnsan Ticareti ve Kaçakçılığın önlenmesi için daha önceden verdiğimiz ve kadük olan öneriyi tekrar veriyoruz. Gebelik sonlandırma ile ilgili Ceza Yasası’nda demokratikleşme yapmaya çalışıyoruz. Çocuk Hakları ile ilgili de yapılması gerekenler var ve bunu başlattık. Bizde eşitlik meselesi, sadece şiddet ve siyasi temsiliyet açısından ele alınıyor. Oysa bu bir kültür meselesi… Eşitlik kültürünün oluşması için koruyucu ve önleyici yaklaşımlar geliştirmemiz gerektiğini anlatıyoruz. Eşitlik kültürü sağlamak veya şiddetin ortaya çıkmasını engellemek için örneğin toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir müfredat, anti militarist, ırkçılık ötekileştirme yapmayan bir eğitim politikası yürürlüğe koymak gerek. Bu şiddet vakalarının da büyük oranda azalması demek olacak. Geçmişi şiddet hikâyeleri ile dolu bir ülke olarak geleceğimize yapacağımız en önemli yatırım, eşitlik kültürünü inşa etmek olacaktır diye düşünüyorum.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here